BORÇLANMANIN GÖRÜNMEYE MALİYETLERİ VE SÖMÜRGELEŞME

BORÇLANMANIN GÖRÜNMEYE MALİYETLERİ

 

Prof. Dr. Muhammet AKDİŞ

Pamukkale Üniversitesi

İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi

Öğretim Üyesi

 

         Dış borçların ekonomik yükünü, hem borç verenlerin istediği şartların yerine getirilmesi hem de bu borçların faiz ödemeleri oluşturmaktadır. Borç verenlerin, borç verirken ileri sürdükleri şartlar siyasi ve ekonomik açıdan ülke tercihlerini kısıtlayabilmektedir.

 

         Borçlanmanın görünmeyen maliyetleri konusunda ülkemiz ve dünya uygulamalarında bolca örnek bulunmaktadır.  Öncelikle Duyunu Umumiye olayı bu konudaki en acı deneyimimizdir. Çünkü Osmanlı 1854 yılında aldığı ilk borç ile İngiliz ve Fransız iki yabancı komisere hazinesinin hesaplarını denetleme imkanı tanımış ve egemenlik hakları konusundaki ilk darbeyi yemiştir.[1] Her borç alınışında verilen tavizler ve uygulanacak yaptırımlar ile 1881 yılında Duyunu Umumiye idaresinin kurulmasına gelinmiş;  pek çok iş kolu, vergi alanı ve denetim görevi ile birlikte devlet gelirlerinin nerede ise %40’ı bu idareye tahsis edilmiştir. Zaman içinde de Duyunu Umumiye idaresi devletten bağımsız 5000 çalışanı olan büyük bir organizasyon haline gelmiştir.

 

         Cumhuriyet dönemindeki ilk borçlanma talebimizde de yine borçla ilgili olmayan bir istekle karşılaşılmıştır. 1930 yılına rastlayan dönemde krediyi verecek olan American Investment Company istediğimiz 10 milyon dolara karşılık 20 milyon dolar vermeyi teklif etmiş, ancak karşılığında Türkiye’de bir kibrit fabrikası kurulmasında ısrar etmiştir. Sonuçta Türkiye’de bir kibrit fabrikası kurmak şartı ile 25 yıllık “Kibrit Çakmak İnhisarı” bu yatırımcı kuruluşa bırakılmıştır.[2] Daha sonraki normal borçlanmalar, Marshall benzeri yardımlar, hatta askeri yardımlarda pek çok ekonomik olmayan şartın ileri sürüldüğü de bilinmektedir. Hatta 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sonrasında konulan ambargo ile Almanya’nın Türkiye’ye verdiği tankların güneydoğu operasyonlarında kullanılması sonrasındaki tavrı basına da intikal etmiştir. 

 

         Güney Doğu Asya ekonomilerinin krize düştüğü 1997 sonrasında da IMF, ilgili ülkelerden ekonomik krizle veya verilecek kredilerle ilgisi olmayan isteklerde bulunmuştur. Bu ülkelerin IMF politikalarına uymayan kendilerine özgü teşvik ve dış ticarette korumacılık uygulamalarının kaldırılması konusu dayatılırken, Endonezya ile yapılan pazarlıklarda otomobil ve uçak imalatı projesinden vazgeçilmesi de ön şart yapılmıştır.[3]

 

         Yakın tarih itibariyle bir baraj inşaatını sadece yerli imkanlar ile gerçekleştiren bir işadamından yükselen feryatlar da dış borçlar konusundaki görülmeyen yükümlülükleri şöyle anlatmaktadır: “Biz bu yatırımı Dünya Bankasından kredi almadan yaptık. Eğer kredi alsaydık 270 milyon dolarlık kredi şu anda 600 milyon dolar olacaktı. Ayrıca Dünya Bankası, kredi ile ilgili her ödeme dilimini kontrol etmek, ihale şartnamesini uluslar arası bir firmaya hazırlatmak, ihalede yeterlik şartnamesini bu firmaya belirletmek gibi şartlar ileri sürerek ihalenin yabancı firmada kalmasını sağlayacaktı.  Dolayısı ile verilen para bizim ülkemize hiç uğramadan yabancı firmaya gönderilecekti. Bize ise borcu ve faizini ödemek düşecekti. Bu borçlanmanın ana para ödemesi hiç bitmeyecekti. Faizler döviz sepetine göre hesaplanacağından bütün riskleri biz üstlenecektik. Bu anlamda Dünya bankası kurt, buradan kredi alanlar ise kuzudur. Bugünkü Dünya Bankası ile IMF’nin, Galata Bankerleri ve Düyunu Umumiyeden hiçbir farkı yoktur.”[4]        

 

         Yine 11 Eylül sonrasında IMF’nin tutumundan kaynaklanan değişiklikler, yani Türkiye’nin 17. stand-by düzenlemesinin son iki diliminin kullanılmasını durduran IMF’nin 11 Eylül sonrasında Türkiye’yi övücü beyanlarla birlikte 16 milyar dolarlık 18. stand-by’ı devreye sokması da[5], bu konuya ayrı bir örnek teşkil etmektedir. Hele hele Amerikan Fox-News televizyonunda düzenlenen Irak konulu bir panelde konuşan eski Başkan Clinton’un danışmanı sıfatlı  Dick Morris’in, uluslararası para fonu IMF’nin Türkiye’yi satın aldığını ve bu yüzden Ankara’nın, ABD’nin Irak harekatını desteklemek zorunda olduğunu, ABD’nin IMF’yi, IMF’nin de Türkiye’yi yönettiğini söylemesi,[6] gerçekten böyle bir şey olmasa bile dış borçlanmanın görünmeyen yükleri konusunda çarpıcı örnekler oluşturmaktadır.

 

          Evet, bu anlatılanlardan da anlaşıldığı gibi borç bağış değildir. Borçların hem ekonomik hem de görünmeyen yükleri bulunmaktadır. Dünyada borç vermeye istekliler olsa da, bunların talepleri ile ülkenin talepleri her zaman örtüşmeyebilmektedir. Öyle ise zorunluluk halinde yapılan borçların çok iyi değerlendirilmesine, yani faydasının maliyetinden büyük olmasına gayret edilmesi gerekmektedir. Evet borç yiğidin kamçısıdır ama yiğit, yiğit olmak gerektir. Yani borçlanmadan elde edilen gelirlerin en azından borcun faiz yükünü aşan bir verimlilikte kullanılması esastır. Bu da Kamudaki verimsiz yapıların budanması ve karadeliklerin kapatılması ile mümkündür.  Aksi halde, ekonomik olarak da siyasi olarak da hareket alanları daralacak, sömürge tartışmaları da devam edecektir.

 



[1] Sait Açba, Osmanlı Devletinin Dış Borçlanması, Afyon Kocatepe Üniversitesi Yayınları, No:1, 1995, s.,42.

[2] Tülay Evgin, Dünden Bugüne Dış Borçlarımız, Haziran-2000. www.hazine.gov.tr.

[3] Muhammet Akdiş, Global Finansal Sistem, Finansal Krizler ve Türkiye, İstanbul, Beta Yayınları, 2000, s.82.

[4] Star Gazetesi 16.3.2002’den Naklen, Mustafa Aydın,  “Dünya Bankası Kurttur”, Aksiyon Dergisi, 27.4.2002, Sayı:386, s.71,

[5] Mahfi Eğilmez, “ABD ve küreselleşme-1”, www.mahfiegilmez.nom.tr, 12.2.2002.

[6] NTVMSNBC, 3.4.2002.