Dr. Muhammet AKDİŞ
I
– GİRİŞ
Para
arzının enflasyon üzerinde etkili olup olmadığı konusunda ekonomistlerce
değişik görüşler ileri sürülmüştür. Bu görüşler içerisinde en dikkate değeri
ise, Monetarist Okulun çağımızdaki öncülerinden
sayılan Milton Friedman’ın düşünceleridir.
Geleneksel
miktar teorisini modern anlamda yorumlayan Milton Friedman, para arzındaki
artışları enflasyonunun tek sorumlusu ilan etmiş ve enflasyonu önleyici yegane
tedbirin de para arzını frenlemek olduğunu belirtmiştir.
Düşünürün
enflasyon üzerindeki düşüncelerine geçmeden önce hayatı hakkında kısa bir bilgi
vermek faydalı olacaktır.
II
– MILTON FRIEDMAN’IN HAYATI
Monetarist Okulun günümüzdeki liderlerinden
kabul edilen M. Friedman, 1912 yılında New York’ta doğdu. Üniversite eğitimine Rutgers Üniversitesinde başladı. Önce istatistikle
ilgilendi. Daha sonra iktisat üzerinde çalışmalarını yoğunlaştırdı.
Friedman,
1932 yılında Chicago Üniversitesinde asistan olarak göreve başladı. Hocası
Henry Shultz’un desteğiyle iktisadi konularla ilgili
çeşitli araştırmalar yaptı ve makaleler yazdı (Ersoy, 1986, s.226). Bugün ise
M. Friedman, Amerikan Başkanlarına danışmanlık yapan, ekonomik konulardaki
öneri ve reçeteleri dünyanın en etkili kuruluşları olan I.M.F. ve Dünya Bankası
tarafından kabul ve tavsiye edilen önemli bir iktisatçıdır.
III
– MODERN MİKTAR TEORİSİ ve MILTON FRIEDMAN’IN ENFLASYON YAKLAŞIMI
Chicago
Üniversitesinden bir grup yazar 1929 krizinden sonra miktar teorisine karşı
ilginin azalmasına rağmen, bu teoriyi yeniden savunmuşlardır. Teoriyi
savunanlar kadar buna karşı olanlar da teoriyi farklı yönlerden ele
almışlardır. Henry Simons ve Lloyld
Mints doğrudan, Frank Knight
ve Jacop Viner ise
sonradan, miktar teorisinin fiyatlar genel düzeyine bağlı ve onunla bütünleşmiş
etkili bir açıklamasını geliştirmişlerdir.
Chicago
Okulunun önemli temsilcisi Milton Friedman’dır. Milton Friedman, miktar teorisi
ile ilgili modelini 1956’da ileri sürmüş, daha sonra 1958’de A.B.D. Kongresinin
Ekonomik Komitesinde açıklamış ve 1959’daki araştırmasında bazı noktalarını
belirginleştirip itizarlara cevap vermiştir (Öcal,
s.210). Friedman ve O’nun temsil ettiği grubun düşünceleri günümüzde para
kuramının modern yorumu olarak isimlendirilmektedir (Ataç, s.49). M.
Friedman’ın enflasyon sorunu ile ilgili yaklaşımları içerisinde yeni bir
yorumla geliştirdiği bu miktar teorisinin önemli bir yeri vardır. Bu nedenle
Friedman’ca Para Talebi teorisi olarak da isimlendirilen modern miktar
teorisinden özetle bahsedilecek, daha sonra ise enflasyon açıklaması üzerinde
durulacaktır.
A
– Milton Friedman’ın Miktar Teorisi
Friedman’a
göre miktar teorisi; bir üretim (output) teorisi,
parasal gelir veya fiyatlar genel seviyesi teorisi olmayıp, bir Para Talebi
Teorisidir (Friedman, 1970, s. 52). Toplam para talebi ise, varlıklarının bir
bölümünü para olarak tutmak isteyen nihai servet sahipleri ile, parayı makine
ve stoklar gibi bir üretici malı olarak düşünen teşebbüslerin para talepleri
toplamından meydana gelmektedir (Friedman, 1979, s.220).
Nihai
servet sahiplerinin para talepleri, herhangi bir tüketici hizmetindeki gibi üç
grup etkene bağlıdır: i) Ekonomik birimlerin ellerindeki servetlere, ii) Servetlerin şekil farklarının fiyat ve getirisine, iii) Zilyetlerinin zevk ve tercihlerine (Çubukçu, s.210).
Tabii ki Friedman bu unsurları değişik biçimlerde belirtmiş ve “beklenen”
gelişmeleri analizine dahil etmiştir.
Friedman’ın
analizlerine göre, bir varlık sahibinin kişisel talep fonksiyonu şu şekilde
sembolleştirilebilir:
![]()
![]()
= f (y, w, rm, rb, re, * ; u )
p p dt
M=kPT diye yazdığımız Cambridge eşitliğinde olduğu gibi, burada da bu değişkenler tek bir varlık sahibini ilgilendirmektedir. Özdeşlikteki M= para miktarı, P= tüketici fiyat indeksi, y= reel gelir, W= maddi varlık bölümü, rm= paradan sağlanması beklenen getiri, rb= sabit değer taşıyan menkul kıymetlerin sağlamaları beklenen getiri oranı (menkul kıymetlerin fiyatlarındaki değişmeler dahil), re= hisse senetlerinden sağlanması beklenen getiri oranı (hisse senetleri fiyatlarındaki beklenen değişmeler dahil).
1 dp
![]()
* = malların fiyatlarında beklenen getiri oranı,
p dt
u = gelir dışındaki paranın sağladığı hizmete ilişkin faydayı etkileyen diğer değişkenleri temsil etmektedir (Peterson, s.377).
Para
talebinin unsurlarını bu şeklide belirleyen Friedman, parasal görüş içinde para
talibini etkileyen faktörler arasında klasik etkenler olarak sayılan fiyatlar
ve gelir yanında, elde para tutmanın alternatif maliyeti olara düşünülen
çeşitli faiz oranları ve enflasyon oranını da para talebine katmıştır (Çubukçu,
s.38). Böylece, kişilerin ve teşebbüslerin para taleplerini ayrı ayrı değerlendirilmiş ve beşeri sermaye de analize dahil
edilmiştir.
Öte
yandan bu şekildeki açıklamalarla, bir yandan para talebi fonksiyonunun
istikrarlılığı belirtilirken, diğer yandan, para arzı artışları karşısında
harcama artışlarının Keynes’in öngördüğü biçimde faiz oranları kanalıyla
olmayacağı gösterilmek istenmiştir (Çubukçu, s.39). Bu durumda, düşük faiz
oranlarının yatırımları teşvik ederek çarpan kanalıyla yüksek gelir ve talep
meydana getirdiği, enflasyonist açığın da böyle oluştuğu görüşü kabul edilmemiş
olmaktadır. Friedman, yeniden tanımladığı para arzı ve para talebi kavramları
ile enflasyonunun üretimden bağımsız olarak arttırılan para arzından
kaynaklandığını açıklamaya çalışmıştır (Friedman, 1974, s.27-28).
B
– Milton Friedman’a Göre Enflasyonun Nedenleri
Yukarıda
açıkladığımız gibi para arzı ve para talebi birbirinden bağımsız olgulardır.
Para arzının mal arzından bağımsız olarak arttırılması ise enflasyona yol
açmaktadır. Enflasyon’a neden olarak gösterilen konuların hiçbirisi gerçekte
enflasyon doğurmamışlardır. Eğer harcanabilir mal ve hizmet miktarı para
miktarı kadar hızlı artsaydı fiyatlar sabit kalırdı. Eskiden olduğu gibi şimdi
de gerçek olan para miktarındaki artmanın mal ve hizmet miktarındaki artmadan
fazla olması halinde enflasyon doğuracağıdır. Paranın artma nedeni ise hiç
önemli değildir (Friedman M. And R., s.319). Fakat insanlar yükselen
gelirlerinin daha büyük bir kısmını para olarak saklarlarsa fiyatlar gerileme
gösterir. Ama bu teorik olarak imkansızdır. Çünkü, fertlerin para talebi
fonksiyonları, daha önce de gördüğümüz gibi aşırı enflasyon dönemlerinde bile
son derce istikrarlı olmaktadır. Bu durumda, enflasyon, para miktarı üretilen
mal miktarından fazla arttığı zaman meydana gelir ve birim mala düşen para
miktarı arttıkça enflasyon da artar. Friedman’a göre ekonomide herhalde,
enflasyon, bundan daha tutarlı bir teori ile açıklanamaz.
Keynesgil analizde olduğu gibi, ekonomi
eksik istihdam durumunda iken para arzı arttırıldığında üretim ve istihdamın
artması gibi bir olay Friedman’ca mümkün değildir. Çünkü, üretilen mal,
kullanılabilir insani ve fiziki kaynaklarla, kapasitede ve bilgide elde edilen
ikamelerle sınırlıdır. En iyi durumda bile, üretilen malın miktarı küçük bir
büyüme gösterebilir (Friedman M. and R., s.297).
O
halde, enflasyon öncelikle parasal bir olaydır ve para miktarının üretilen mal
miktarından çok daha hızlı bir şekilde artmasından doğar. Para miktarının
hareketi, enflasyonun büyük kardeşidir. Üretilen malın ise küçük kardeşidir.
Birçok olay enflasyonda geçici dalgalanmalara sebep olabilir; fakat, ancak
parasal büyüme oranına etki edilmesi kalıcı sonuçlar vermektedir (Friedman M.
and R., s.309).
Peki
parasal büyüme nereden kaynaklanmaktadır? Hükümetlerin durup dururken
enflasyona neden olacak bir parasal büyüme yaratmaları hangi sebeplerden ileri gelmektedir?
Friedman’a göre, tüm dünya’da, hızlandırılmış parasal büyüme üç nedenden dolayı
meydana çıkmıştır. Bunlar; devlet harcamalarındaki hızlı büyüme, hükümetlerin
tam istihdama varmayı amaçlayan politikası ve Merkez Bankalarının yanlış
politika takip etmeleridir (Friedman, 1974, s.27-28). Bu hususlar ve enflasyona
etkileri şöyle özetlenebilir:
1
– Devlet Harcamalarında Hızlı Büyüme
Çağımızda
devletin fonksiyonları çok gelişmiştir. Sosyal devlet anlayışı ve ekonomide
devletin birtakım büyük görevler üstlenmesi sonucu devlet harcamalarında da
önemli artışlar görülmüştür. Artan harcamalar vergiler veya halktan ödünç
alınan paralarla karşılansaydı yükselen bu devlet harcamaları hızlı parasal
büyüme ve enflasyona sebep olmazdı. Bu durumda, devletin harcamak için daha
çok, halkın ise daha az parası olurdu. Buna rağmen yükselen kamu harcamalarını
vergilerle veya halkın parasını kullanarak finanse etmek politik bakımdan cazip
bir yol değildir. Pek çoğumuz, artan hükümet harcamalarını hoş görürüz; fakat
pek azımız, artan vergiler için yanı şeyi düşünürüz. Hükümetin halktan ödünç
para alması ise faiz oranlarını yükselterek özel yatırımları daha pahalı,
ipotek yaptırmayı ve kredi almayı da daha zor hale getirerek amacından
uzaklaşabilmektedir.
Ekonomide
devletin rolünün genişlemesi sonucu artan harcamaların, vergiler arttırılarak
veya halka borçlanılarak karşılanması, politik olarak sevimsiz olduğundan, bu
harcamaların finansmanı için geriye kalan tek yol, paranın miktarını
arttırmaktadır. Hükümet, bunu hazineye tahvil sattırarak ve bu tahvillerin
bedellerini hazine bonolarıyla veya muhasebe kayıtlarında hazineyi alacaklandırarak ödemekle yapabileceği gibi, hazinedeki
hesabından para ve çek çekerek te yapabilmektedir.
Bu
şekilde artan devlet harcamalarının, para miktarını arttırarak finanse edilmesi
yolu hükümetler için çok çekicidir (Friedman, 1992, s.210). sonuçta, hükümet
istediği harcamalarını yaptığı, seçmenler de ek vergi yükü ile ve devletin borç
talebi ile karşılaşmadıkları için memnun olurlar. Fakat, bu, geçici bir
memnuniyettir. Çünkü, bu yolla kamu harcamalarının karşılanması enflasyona yol
açmakta ve yük bütün bir topluma yayılmaktadır.
2
– Tam İstihdam Politikası
Her
hükümet bir takım vaatlerle işbaşına gelir. Bu vaatlerin en önemlisi işsizliği
azaltmak veya sona erdirmektir (Friedman, 1971, s.28). Tam istihdam ise,
dışarıdan göründüğünden çok daha komplike ve belirsiz bir konudur. Yeni
ürünlerin üretildiği, eskilerin yok olduğu dinamik bir dünyada, arz, bir
üründen diğerine kaymaktadır. Yeni buluşlar, üretim metotlarını
değiştirmektedir. Böyle bir ortamda, emek, akışkan olmalıdır. Bir işten
diğerine rahatlıkla geçilmelidir. İnsanlar iş değiştirirken, bir işten diğerine
geçerken zaman kaybederler ve belli bir süre işsiz kalırlar. Bazıları, yeni bir
iş bulmadan sevmedikleri işi bırakırlar; gençler için iş bulmak ve değişik
işlerde tecrübe sahibi olmak zaman alır. Bunlara ek olarak, iş piyasasının
serbest işlemesinin engelleri, sendika sınırlamaları, asgari ücretler vb.,
işçinin istediği işe girmesinin zorluğunu arttıran diğer faktörlerdir (Friedman
M. and R., s.311). Friedman’ın doğal işsizlik oranı dediği ve iş piyasasındaki
arz ve talep ile bağdaşan işsizlik oranı sabit değildir. İşgücü ve mal
piyasasının yapısal özellikleri, rekabetin derecesi, arz ve talebin gösterdiği
değişkenlik derecesi; boş iş ve işçiler hakkında bilgi edinmenin maliyeti, mobilite maliyeti gibi unsurlara bağlıdır (Çubukçu, s.49).
Bu şartlar altında çalışan ortalama kaç işçi tam istihdama yaklaşabilir?
Harcamalar
ile vergiler arasında olduğu gibi burada da bir asimetri vardır. İş imkanını
arttıran önlemler politik bakımdan cezbedicidir.
İşsizliği arttıran önlemler ise cazip değildir. sonuçta, tam istihdama ulaşmak
isteyen hükümet politikası enflasyonist sapmalara yol açmaktadır.
Hükümet
politikasındaki sapmaların enflasyonla ilgisi iki nedenden kaynaklanır.
Birincisi, hükümet istihdamı sağlamak için harcamalarını arttırır, vergilerin
düşürür. Bunun sonucunda ortaya çıkan açıkları ise para arzını emisyon yolu ile
arttırarak kapatmaya çalışır. İkincisi, Merkez Bankasının, para
miktarını,hükümet harcamalarını finanse etmekten başka yollarla da
arttırabilmesidir. Mesela; dışarıdaki devlet tahvillerini ve senetlerini alıp
karşılığını yeni basılmış paradan ödeyebilir. Bu da bankalara yüksek miktarda
özel borç verme imkanı sağlar ve piyasadaki para miktarını arttırır.
Böyle
politikaların tam istihdamı sağlamada başarılı olduğu görülmemiş ise de,
enflasyon sorununu ağırlaştırmada etkin olduğu her zaman görülmüştür. 1976
Eylül’ünde Başbakan James Callaghan İngiliz işçi
partisinde yaptığı konuşmada şöyle demiştir: “İktisadi durgunluktan çıkmak için
rahat bir yol bulunabileceğini ve vergileri indirerek, hükümet harcamalarını
yükselterek iş imkanlarımızı yükseltebileceğimizi düşündük. Size samimiyetle söyleyeyim,
artık bu fikir yok olmuştur. Şimdiye kadar var olduğu zamanlarda ise sadece
enflasyonun dozunu arttırmaya ve böylece ekonomide yüksek seviyede enflasyonun
oluşmasına yaramıştır. Bu durum geçmiş yirmi yılın tecrübesiyle sabittir” (
Friedman M. and R., s.311).
3
– Merkez Bankalarının Yanlış Politikaları
Para
artışının üçüncü nedeni, Merkez Bankalarının takip ettiği yanlış
politikalardır. Bu politikalar, enflasyonun kontrolü için Efektif Talebi
kontrol altında tutmayı amaçlamaktadır. Bunun için de faiz oranları kontrolüne
ağırlık verirler. Sonuçta ise, ne faiz oranları ne de fiyatlar kontrol
edilebilmiştir; para ve faizdeki geniş dalgalanmalar enflasyonist gelişmelere
yol açmıştır. Oysa, enflasyonu kontrol etmek için para miktarını kontrol etmek
gerekmektedir.
Buraya
kadar söylenenler yalnız A.B.D.’ne özgü veya son yıllarda gözlemlenen
gelişmeler de değildir. Çok eski zamanlardan beri uygarlıklar para miktarını;
savaşları için kaynak edinmek, abideler yaptırmak ve diğer amaçlar için
arttırmışlardır. Çoğunlukla mağlup olmuşlar ve arkalarından enflasyon
bırakmışlardır (Friedman M. and R., s.312).
C
– Para Arzındaki Büyümenin Fiyatlara Etkisi
Daha
önce de belirttiğimiz gibi Friedman’a göre enflasyon kesinlikle parasal bir
olaydır ve para arzındaki fazla artışlardan kaynaklanır. Artan paranın halkın
eline nasıl geçtiği ve fiyatları arttırdığı ise şu şekilde açıklanmıştır
(Friedman, 1979, s.203-237).
Enflasyon,
bir savaş veya başka bir nedenle başlar. Önemli olan şudur ki, herhangi bir
ekonomik olay, mesela olağanüstü kamu harcamalarının finansmanı, para stokunun
yüksek hızla büyümesini doğurmaktadır. Para stokundaki artış hemen fiyatları
harekete geçirmez. Para stoku ile fiyatlar arasında 6-12-18 aylık gecikmelerle
bir uyum vardır. Önce fiyatlar, para stoku veya para arzından daha düşük bir
hızla yükselmeye başlar; böylece, belli bir süre reel para stoku artar. Bu
durumun iki sebebi vardır: birincisi, halkın kendi para ankeslerini yeniden
ayarlamaları zaman alır; ikincisi, başlangıçta bir şey yükseldikten sonra
tekrar düşeceğine dair genel bir bekleyiş vardır. Fiyat artışlarının geçici
olduğu ve bir düşüşün bunu izleyeceği kanaati hakimdir. Bu denli bekleyişler,
parayı, varlıkların tutulmasında arzu edilir bir varlık türü yapar ve böylece
arzu edilen reel para ankeslerinde artışlar gerçekleşir.
Fiyatların
yükselmeye devam etmeleri ile bekleyişler yeniden gözden geçirilir ve
fiyatların yükselmeye devam edeceği kanaati hakim olur. Bu durumda da arzu
edilen nakit ankesler azalır. Kişiler, fiili miktar ile arzu edilir ankes
miktarı arasındaki farkı gidermeye yönelik daha aktif önlemleri de alırlar.
Sonuç, fiyatların para stokundan daha hızlı yükselmesi ve reel ankeslerin
(devir hızının)yükselmeye başlamasıdır. Bu sürecin ne kadar devam edeceği para
stokundaki artış hızına bağlıdır. Eğer para stoku az çok istikrarlı kalırsa,
reel ankesler sabit, fakat, başlangıçtaki seviyenin altında bir seviyede karar
kılarlar; fiyatlarda beklenen sabit bir artış hızı karşısında, aşağı yukarı bir
sabit reel ankes seviyesi olacaktır. Bu durumda, fiyatlar, para stokundaki
artış hızına eşit oranda yükselir. Para stokunun artış hızında bir azalma,
fiyat artış hızında bir azalma ile izlenecektir, bunun da toplumun
bekleyişlerini yeniden ayarlamaları ile fiili ve arzu edilen reel ankeslerde
bir artış takip edecektir. Bu durumun tersi de geçerlidir. Sonuç ise, bu süreç
tam bir hareket aldığında, reel ankeslerdeki değişmelerin, para stokunun
değişme hızındaki gelişmeleri bir gecikme ile izlemesidir. Bu gecikme, toplumun
gelecekteki fiyat değişim hızlarına ilişkin bekleyişlerini, yıllar öncesi
tecrübelerinin bir ortalamasına dayandırdıklarını gösterir.
Görüldüğü
gibi para stoku artışları toplumun bekleyişlerini ve reel ankes-nakit ankes
dengesini değiştirmekte, fertlerin nakit ankeslerini azaltarak reel ankeslerini
arttırmalarına sebep olmaktadır. Bu gelişmenin sonunda fiyatlar, para stokundan
ve dolayısı ile enflasyon, para stokunda gözlemlenen büyümeden daha hızlı
artmaktadır.
IV
– ENFLASYONUN DİĞER NEDENLERİ KONUSUNDA FRIEDMAN’IN GÖRÜŞLERİ
Önceki
bölümlerde gördüğümüz gibi Friedman’a göre enflasyon, sadece parasal bir
olaydır ve para arzındaki artışlardan kaynaklanmaktadır. Bu görüşün dışındaki,
enflasyonu başka nedenlerle ilişkilendiren hiçbir görüş, enflasyon olgusunu
açıklayamaz.
Aşağıda
belirtilen birçok neden özel bazı mallar için yüksek fiyat doğurabilir; fakat,
fiyatlar genel düzeyini etkileyemez. Enflasyon oranında, tek ve sabit bir
nedenle devamlı bir artış meydana getiremezler. İtham altında olan hiçbir
suçlunun cebimizde taşıdığımız kağıt paraları üreten bir baskı makinesi yoktur.
Hiç biri muhasebecisine kanuni yetki vererek defterlerinde bu kağıt paralar
için karşılıksız giriş yaptırmamıştır (Friedman M. and R., s.307). Friedman’ın
enflasyonun esas nedene saymadığı diğer konular, aşağıdaki başlıklar altında
incelenebilir.
A
– Sendikalar ve Enflasyon
Enflasyon
olayında sendikalar en çok eleştirilen şamar oğlanlarıdırlar. Monopol
kuvvetlerini kullanarak ücretleri arttırıp, maliyetleri yükseltmek ve böylece
enflasyona yol açmakla suçlanırlar. Eğer durum böyle olsaydı, sendikaların çok
önemli olduğu Japonya ve sendikaların sıkı hükümet kontrolünde olduğu Brezilya,
sendikaların her ülkeden de kuvvetli olduğu İngiltere ve sendikaların kayda
değer kuvvette olduğu A.B.D. ve Almanya gibi ülkelerdeki enflasyon trentlerinin benzer eğilimleri yansıtmaları gerekirdi.
Sendikalar,
elemanları için önemli hizmetler verirler. Başkalarına iş imkanlarını
sınırladıkları için tenkit edilebilirler. Fakat, enflasyon doğurmazlar.
Üretimdeki artıştan daha fazla oranda meydana gelen ücret artışları ise
enflasyonunun nedeninden çok sonucudurlar (Friedman M. and R., s.298).
B
– Kar Hırsı ve Enflasyon
Enflasyon,
kar hırsı veya işadamlarının kazançlarını arttırmak istemelerinden doğan bir
olay da değildir. işadamlarının fiyat artış istekleri diğer maliyet arttırıcı
güçlerin bir yansımasıdır. Çünkü, işadamları, enflasyon arının yüksek olduğu
ülkelerde çok hırslı, enflasyon oranının düşük olduğu ülkelerde ise daha az
hırlı değillerdir. İşadamları, belli bazı dönemlerde çok hırslı, başka
dönemlerde az hırslı olmazlar. Öyle ise, işadamları, girişimciler ve hırslı
tüccarların gelirlerini arttırma istekleri enflasyonun nedeni değildir.
İşadamları ve tüccarlar belli bazı malların fiyatlarını yükseltseler bile
fiyatlar genel düzeyini yükseltemezler.
C
– İthalat Yoluyla Enflasyon
Enflasyon
ithalatla dış ülkelerden geldiği veya ithal girdilerinin, özellikle petrol
ürünlerindeki artışların enflasyon doğurduğu iddiaları da kabul edilmemektedir.
Büyük
ülkelerin nakit para durumunun altın standartlarına bağlı olduğu zamanlarda
enflasyonun dış ülkelerden geldiği doğruydu (Friedman, 1992, s.203). O
zamanlar, enflasyon, uluslar arası bir olaydı; çünkü, birçok ülke aynı malı
para olarak kullanıyordu. Ve para yerine geçen malın miktarını arttıran her
hangi bir olay hepsinin fiyatını etkiliyordu. Fakat bu durum son yıllar için
kesinlikle doğru değildir. eğer doğru olsaydı, enflasyon oranları, değişik
ülkeler arasında bu ölçüde farklılık göstermezdi. 1870’lerde Japonya ve
İngiltere yılda %30’luk bir enflasyon yaşadı. Aynı yıllarda A.B.D.’de enflasyon
%10, Almanya’da ise %5’in altındaydı. Enflasyonun bir çok ülkede aynı anda
meydana gelmesi, soruna evrensel bir boyut kazandırmaz. Tıpkı, aşırı kamu
harcamalarının ve bütçe açıklarının bütün ülkelerde aynı düzeyde olmaması gibi.
Aynı şekilde, enflasyon, her ülke kendi enflasyonunu kontrol etme becerisini
göstermediğinden de uluslararası bir olay değildir. nitekim, yüksek hükümet
harcamaları ve bütçe açıkları da ülkelerin kontrolü dışındaki kuvvetlerce
meydana getirilmemektedir.
İthal
girdi fiyatlarındaki artışlar, kabaran petrol faturaları, ülkelere ağır
maliyetler getirdiler. Petrol fiyatlarındaki artış, kullanılabilir mal ve
hizmet miktarını düşürdü. Çünkü, petrol almak için öncekinden daha fazla mal ve
hizmet ihraç etmek gerekti. İç piyasadaki mal miktarında meydana gelen düşüş,
fiyat düzeyini yükseltti ve bu durum bütün mal ve hizmet fiyatlarının artmasına
sebep oldu. Artan petrol fiyatlarının bundan sonra enflasyon üzerinde bir
etkisi olmadı. 1973 petrol şokundan 5 yıl sonra Almanya ve Japonya’daki
enflasyon düştü. Almanya’da yıllık %7’den %5’in altına, Japonya’da %30’ün
üstünden %5’in altına indi. A.B.D.’de petrol şokundan bir yıl sonra %12’ye
çıkan enflasyon hızı, 1976’da %5’e düştü. Ve 1979’da ise, %13’ün üstüne çıktı.
Birbirinden farklı bu enflasyon oranları, etkileri bütün ülkelerde görülen
petrol şokuyla açıklanabilir mi? Oysa, Almanya ve Japonya %100 ithal petrole
bağımlı ülkeler olmalarına rağmen enflasyonu önlemekle ithal petrole %50 bağımlı
olan A.B.D.’den ve petrol üreticisi olan İngiltere’den daha başarılı
olmuşlardır (Friedman M. and R., s.308-309).
Öyle
ise, enflasyonun petrol fiyatlarındaki ani ve hızlı artışlarla veya ithal
edilen enflasyonla ilişkilendirmek tutarlı olamamaktadır.
D
– Üretim Yetersizliği ve Enflasyon
Friedman,
düşük üretimin de enflasyonun sevilen bir açıklaması olduğunu söyler ve örnek
olarak ta Brezilya’yı verir. Dünyada üretimdeki artış bakımından en yüksek
büyüme oranına sahip olmasının yanında aynı zamanda en yüksek oranda enflasyona
da şahit olmuştur (Friedman, 1992, s.205). Enflasyonda önemli olan, birim mal
başına düşen para miktarıdır. Fakat, para miktarının değişmesi ile mal
miktarındaki değişiklik gölgelenmektedir. Para arzındaki yüksek artışlar,
üretimdeki artışları gözlere göstermektedir. Üretimdeki artışlar, para
miktarındaki artışların üstüne çıkamıyorsa enflasyondan kaçınılamayacaktır.
Üretim, enflasyon için bir çeşit oyuncudur, para ise, ana kavramdır (Friedman
M. and R., s.308). Enflasyon, iddia edildiği gibi arz yetersizliğinden değil,
para bolluğundan kaynaklanmaktadır.
V
– FRIEDMAN’A GÖRE ENFLASYON SORUNUNUN ÇÖZÜMÜ
Enflasyon,
her ne kadar müzmin ve geniş alana yayılmış bir hastalık ise de tedavi edilemez
de değildir. Friedman, enflasyonunun tedavi edilebilmesi için öne sürülen
hiçbir çarenin para miktarının azaltılması kadar etkili ve sonuç verici
olmadığını belirtmektedir. Friedman’ın enflasyonun tedavisi konusundaki ve
önerilen diğer tedavi çareleri hakkındaki görüşlerini aşağıdaki şekilde özetleyebiliriz:
A
– Para Miktarının Azaltılması ve Enflasyon
Enflasyonun
tek sebebi para miktarındaki artış olduğundan, tek tedavisi de parasal büyüme
oranını azaltmaktır. Para miktarı satın alınabilen mal ve hizmet miktarı kadar
artarsı fiyatlar da istikrarlı olur (Friedman, 1992, s.193).
Friedman,
enflasyonun önlenememesini, çaresinin bilinmemesinden değil, bu çareyi
uygulayacak politik iradenin olmamasından kaynaklandığını savunmaktadır
(Friedman, 1974, s.28). Çünkü, enflasyonun ilk bakışta olumlu bir takım sonuçları
da vardır. Kötü tesirleri görülmeye başladığı zaman hastalık ileri dereceye
varmış olacağından tedavisi daha uzun ve bu tedavinin yan tesirleri daha acı
vericidir. İki tıbbi benzetme ile olay şöyle açıklanmaktadır (Friedman M. and
R., s.316).
Buerger hastalığına yakalanmış bir genç
adamı gözönüne getirelim. Bu hastalık kan rezervini önleyip kangrene sebep
olur. Genç adam, el ve ayak parmaklarını kaybetmeye başlar. Tedavisini söylemek
kolaydır: “Sigarayı bırak!” Ama genç adamın bunu yapabilecek iradesi yoksa,
sigaraya bağlılığı fazlaysa, hastalığın öldürücü etkisi devam edecek ve giderek
artacaktır. Eğer genç, güçlü bir iradeye sahipse, tedavisi kolay olacaktır;
değilse, hastalığın tedavisi güçleşecek ve öldürücü etkisi zamanla artacaktır.
Daha
ders verici bir benzetme enflasyon ile alkol alışkanlığı arasındadır. Alkolik,
içmeye başladığında iyi tesirler başta gelir. Kötü tesirleri ise ertesi sabah
uyandığında kendisini göstermektedir.
Enflasyon
ile yukarıdaki hastalıklar arasında paralellik vardır. Bir ülke enflasyon
devresine girdiğinde ilk tesirler iyi gibi görünür. Para miktarının
fazlalaşması ile, bu parayı fazlalaştırma yetkisi olanlar, başkalarının daha az
harcamasına sebep olmadan daha fazla harcama yapılmasını sağlarlar. İş
imkanları fazlalaşır, ticaret canlanır. Fakat, sonra, fazlalaşan harcamalar
fiyatların yükselmesine yol açar; işçiler, ücretlerinin miktar olarak daha
yüksek olmasına rağmen daha az satın alabildiğini görürler; tüccarlar,
masraflar yükseldiğinden kendileri fiyatları daha da çabuk arttırmazlarsa,
fazladan yaptıkları satışların sandıkları kadar kar getirmeyeceğini
hesaplarlar. Sonuçta, daha yüksek fiyatlar, az istikrarlı yüzentalep,
durgunluk ile karışmış enflasyon baş gösterir. Alkolizm’de olduğu gibi, paranın
miktarını daha çabuk arttırma meyli başlar. Ve bundan dolayı şimdiki gibi bir
kısır döngü durumu ortaya çıkar. Her iki durumda da alkoliğe veya ekonomiye
aynı dürtüklemeyi verebilmek için alkol veya para miktarını daha fazla
arttırmak gerekmektedir.
Alkolizm
ile enflasyon arasındaki paralellik tedavileri için de geçerlidir. Alkolizm
tedavisini belirlemek basittir. Bu hastalığın tek çaresi alkol kullanmayı terk
etmektedir. Alkolü bırakmak güçtür. İrade ister, sabır ister. Zira, bu sefer
kötü tesirler başta gelir, iyi tesirleri ise sonradan görülür. Tedavide olan
alkolik aşırı geri çekilme sancıları çeker; sonra, dayanılmaz bir içkiye istek
başlar; eğer, bütün bunlara karşı durabilirse içkiye hiç ihtiyaç duymayacağı
mesut dünyaya kavuşur. Enflasyon için de durum böyledir. Baştaki parasal
büyümeyi yavaşlatmanın ilk tesirleri acı verir; düşük ekonomik büyüme, geçici
yüksek işsizlik ve bir müddet için enflasyonda istenen azalmanın görülmemesi.
Düşük enflasyon, sıhhatli bir ekonomi, enflasyondan arınmış çabuk büyüme
potansiyeli gibi iyi neticeler ancak bir iki yıl gibi bir zamandan sonra
görülmeye başlar.
Acı
veren yan tesirler, alkolik bir insan veya enflasyona yakalanmış bir millet
için alışkanlığına son vermesini zor kılan sebeplerden biridir. Fakat, başka
bir sebep vardır ki bu daha önemlidir. Alışkanlığına son vermek için hakiki
arzunun olmayışı, güçlü bir iradenin bulunmayışı.
Friedman’a
göre, enflasyona son vermek için toplumca gösterilecek hakiki bir arzu ve yan
tesirlere katlanmakta gösterilecek ciddi bir sabırla birlikte düşük parasal
büyümeyi sağlamak, enflasyonu önce kontrol etmekte ve sonra da düşürmekte
etkili ve yeterli olacaktır.
B
– Yüksek İşsizlik ve Enflasyon
İşsizlik
ve enflasyon arasındaki ilişkileri araştıran Phillips ve izleyenlerine göre
işsizlik ve enflasyon ters ilişkiler içinde bulunan olaylardır. Yani,
enflasyonu düşürmenin bedeli yüksek bir işsizlik, işsizliği azaltmanın
karşılığı ise enflasyondur. Phillips, İngiltere verilerine dayanarak yaptığı
çalışmada bunu kanıtlamıştır (Wachter M. and S., s.309-311). M. Friedman’ın
Amerikan Ekonomik Birliği’ne hitaben yaptığı 1967 tarihli başkanlık nutkuna
kadar Phillips eğrisinin yıldızı parlamaya devam etmiştir. Friedman ise
Phillips eğrisinin geçici bir olgudan başka bir şey olmadığını savunmaktadır.
Uzun dönemde enflasyon ile işsizlik arasında bir karşılıklı alış-veriş ilişkisi
mevcut değildir (Trevithick, s.69). Friedman, American Economic Association’da yaptığı bu konuşmasında bekleyişlerin rolünü
güçlü bir biçimde ortaya koymuş, beklenen enflasyonun istihdam ve üretim
üzerinde bir etkisi olmadığını kanıtlamaya başlamıştır. İnsanlar, bir kere
fiyatların artacağını beklemeye başlamışlarsa, malları için daha çok fiyat,
emekleri için de daha fazla ücret isterler. Enflasyon nedeniyle ortaya çıkan
üretim artışı böylece ortadan kaybolur; fakat, enflasyon devam eder.
Enflasyonu
arttırıp işsizliği azaltmak, ancak, insanlar değişmeler nedeni ile şaşırtmışsa
mümkün olur. Bir kere insanlar enflasyon beklentisine kapılmışlarsa, söz konusu
trade-off ortadan kalkar.
Friedman ve diğerleri enflasyon aracılığı ile işsizliği azaltmaya yönelik
sürekli girişimlerin enflasyon aracılığı ile işsizliği azaltmaya yönelik
sürekli girişimlerin enflasyon oranını yükselteceği; fakat, işsizlik oranını
düşürmeyeceği konusunda dikkat çekmişlerdir. Friedman’ın iddiasını test eden
bir dizi çalışma yapılmış ve bu çalışmaların sonuçları Friedman ve diğerlerinin
Phillips Eğrisine yönelttikleri eleştirileri destekler mahiyette çıkmıştır (Meltzer, s.87).
Bu
konuda Friedman’ın açıklamaları özetle şöyledir: Yüksek işsizlik ve yavaş
büyümenin enflasyon tedavisi olduğunu devamlı okuyoruz; kabullenmemiz gereken
seçenek ya daha fazla enflasyon; ya da, daha fazla işsizliktir. Enflasyonun
tedavisi yavaş büyüme ve yüksek işsizliği teşvik eder. Buna rağmen son on yılda
A.B.D.’nin ekonomik büyümesi yavaşlamış, işsizlik
ortalaması fazlalaşmış ve aynı zamanda enflasyon oranı da gittikçe
yükselmiştir. Hem daha fazla işsizlik, hem de daha fazla enflasyon olmuştur.
Başka memleketler de aynı tecrübeyi geçirmişlerdir. 1968’lerden sonra en açık
şekliyle İngiltere’de olmak üzere bir çok batı ülkesinde yükselen işsizlik
oranları hızlanan enflasyon oranları ile birlikte görülmeye ve
ilişkilendirilmeye çalışmıştır (Trevithick, s.80).
Öyle
ise, yavaş büyüme ve yüksek işsizlik enflasyonu indirmenin bedeli veya tedavisi
değillerdir. Bunlar sadece muvaffak olmuş tedavinin yan tesirleridirler. Evet,
ekonomide büyüme yavaşlatılıp işsizliği arttırıcı politikalar yürürlüğe
konulursa, bu uygulamalar enflasyon oranını fazlalaştırırlar. Kabullendiğimiz
bir çok politika için bu geçerlidir (Friedman M. and R., s.320). Tarihte
bilinen hiçbir örnekte yavaş ekonomik gelişim ve alışılandan daha fazla
işsizlik ara devresi geçirmeden enflasyonun sona erdiği görülmemiştir (Friedman
M. and R., s.323). Fakat, bu durumlar geçicidir ve birtakım önlemlerle
tesirleri hafifletilebilir. Ve Friedman, daha düşük ekonomik büyüme ve daha
yüksek şekilde kendini gösteren yan etkilerin, deneysel çalışmalar sonucu,
hemen hemen bir buçuk veya iki yıl süreli bir dönemi
kapsadığını (Friedman, 1982, s.51), ancak yüksek işsizliğin enflasyon tedavisi
olmadığını belirtmektedir.
C
– Endeksleme ve Enflasyon
Endeksleme;
ücretleri, faiz oranlarını, kira kontratlarını, borçları vb. enflasyon
oranındaki değişikliklere göre ayarlamak demektir. Bunun amacı enflasyonun
erozyonuna maruz bulunan kaynakları ve sahiplerini korumaktır. Bu tarz bir
endeksleme enflasyonu önleyici bir tedbir olarak düşünülebilir mi?
Ekonominin
yılda %30 oranında bir gerçek ve beklenen enflasyon oranını miras olarak
devraldığını varsayalım. Prodüktiviteye bağlı artışlar nazara alınmadığı
takdirde, işçiler ücret gelirlerinin satın alma gücünü koruyabilmek için,
ertesi yıl içinde, parasal ücretlerine %30 zam isteyeceklerdir. Eğer bu
şartlarda işçiler, sözleşmelerine yürüyen merdiven şartlarının, yani,
ücretlerinin fiyat endeksine bağlanmasının aynı amacı ulaşmak için çok üstün
bir yöntem olduğuna inandırılabilirlerse, monetaristler, genç enflasyon
oranının düşeceğini iddia ederler. Yürütülmekte olan ücret pazarlıkları ile
fiyat düzeyinde beklenen değişiklikler arasındaki bağın koparılması ile ücret
artış oranını, işgücü piyasasının temelindeki değişen arz ve talep şartlarına
daha duyarlı cevap verecektir. Jackman ve Klappholz’a göre, ücretleri, beklenen enflasyon yerine,
gerçekleşen enflasyona uyumlu hale getirmekle endeksleme, enflasyon
bekleyişlerini ücret artışlarından soyutlar. Jackman
ve Klappholz, fazlasıyla yüksek bir enflasyon
oranından hoşnut olmayan otoritelerin parasal genişleme oranını daraltmaya
yönelik önlemler aldıklarını varsayarlar. Böyle bir önlem, global talep
düzeyini azaltacak; bunun sonucunda ücret ve fiyat artış hızları da
yavaşlayacaktır. Bir kere böyle bir şey olunca, endeksleme önlemleri ile
ücretler, dolayısı ile de fiyatlardaki artışların daha hızlı bir şeklide
düşmesine yol açılacaktır.
Parasal
politikaların yürütülmesinde geçmişteki gevşekliğin sebep olduğu enflasyonist
bekleyişlerin mahmurluğu böylelikle en düşük düzeye indirilebilir. Ücretler
yönündeki geçici de olsa bağımsız baskıdan kurtulan fiyat düzeyi para arzı ile
belirlenir. Eğer tavsiye edildiği üzere endeksleme, sıkı bir parasal kontrol
rejimi ile eşit olarak yürürlüğe konursa, böyle ortak bir politikanın enflasyon
oranını düşürmekteki etkisi çok büyük boyutlu olabilir. Fiyatlar yükselmedikçe,
ücretler yükselmeyecektir; dolayısı ile, endeksleme ve parasal kontrol
birbirlerinden ayrı olarak kullanıldıklarında etkili bir başarıya
ulaşamadıkları halde; beraberce
uygulamaya konulduklarında, ücret-fiyat döngüsünü kırma başarısını gösterebilirler
(Trevithick, s.156 v.d.).
Monetaristlerce
az çok benimsenen endeksleme konusunda Friedman daha ihtiyatlıdır. Hayat
pahalılığına ücretleri uydurmak üzere toplu sözleşmelere konan maddeler,
yavaşlayan parasal büyümeyi takip eden fiyat ve işçilik ayarlamalarındaki zaman
gecikmesini önler. Her ne kadar yararlı iseler de bu maddeler her derde deva
olmaktan uzaktırlar. Bu nedenle Friedman, endekslemeye yalnızca enflasyon
tedavisinde yan tesirleri hafifletici önlem olarak başvurmayı savunmakta, enflasyonu
önleyici devamlı bir tedbir olarak görmemektedir (Friedman M. and R., s.325).
D
– Fiyat Ücret Kontrolleri ve Enflasyon
Fiyat
ve ücretlerdeki artışların kontrol edilmesi de enflasyonu frenleyici bir tedbir
olarak savunulmuştur. Friedman, bu görüşlere karşı çıkmaktadır. Çünkü, fiyat ve
ücret kontrolleri, enflasyon sorununun çözümünü sağlayamazlar; fiyat düzenini
bozarak sistemin çalışma randımanını azaltırlar. Neticede, azalan randıman,
enflasyon tedavisindeki ters yan tesirleri azaltacağına arttırır. Fiyat ve
ücret kontrolleri emek kaybıdır. Zira, hem fiyat yapısını bozar; hem de fiyat
kontrollerin yapılması, yürürlüğe konması ve uygulanması için harcanan emek çok
fazladır. Kontroller isteğe bağlı ve mecburi olarak yapılsa bile her ikisi de
benzer tesirler gösterir.
Pratikte,
fiyat ve ücret kontrolleri genellikle para ve mali kısıtlamaları tamamlayıcı
olarak değil de, onların yerine kullanılmıştır. Piyasada bu tecrübeyi
geçirenler, fiyat ve ücret kontrollerinin empoze edilmesinin enflasyonun aşağı
olmaktan çok yukarı çıkışının işaret saymışlardır. Bu yüzden, enflasyon
tahminlerini azaltacakları yerde yükseltmişlerdir. Fiyat ve işçilik
kontrollerinin, empoze edildikten sonra, kısa bir süre için etkin olduğu
görülmektedir. Kota fiyatları, endeks numaralarına giren fiyatlar, fiyat ve
ücretler dolaylı olarak yükseldiğinden düşük tutulurlar. Üretilen malların
kalitelerinin düşürülmesi, servislerin kaldırılması, emeğin verimliliğinin
yükseltilmesi gibi kontrollerden kaçınmanın kolay yolları tükendiğinde ise çarpıklıklar
birikir, kontrollerin sindirdiği basınç kaynama derecesine ulaşır; zıt tesirler
gittikçe kötüleşir ve bütün program işlemez hale gelir. Bunu sonucu daha az
değil, daha fazla enflasyondur. Kırk yıllık bir tecrübenin aydınlattığı gerçek
şudur ki; fiyat ve ücret kontrollerine devamlı başvurulacağının açıklanması,
politikacı ve seçmenlerin kısa vadeli görüş açılarının bir yansımasıdır
(Friedman M. and R., s.327).
Buraya
kadar ki açıklamalardan da anlaşıldığı gibi, Friedman’a göre enflasyonun tek
sebebi para arzındaki artışlar olduğundan, tek tedavisi de, parasal genişleme
oranını yavaşlatmaktır. Parasal büyüme yavaşlatıldığında enflasyon 6-12-18
aylık gibi bir süre sonra düşmeye başlayacaktır. Diğer sayılan tedbirler tedavi
değil, sadece tedavinin yan tesirlerini hafifletici önlemlerdir. Onlarla
enflasyonu kontrol etmek, hele düşürmek mümkün değildir.
VI
– EKONOMİK İSTİKRARIN SAĞLANMASINDA PARA VE MALİYE POLİTİKALARININ ETKİNLİĞİ
KONUSUNDA FRIEDMAN’IN DÜŞÜNCELERİ
Ekonomik
istikrarın sağlanmasında Para Politikası önlemlerinin mi, yoksa Maliye
Politikası önlemlerinin mi daha etkin olduğu ekonomistler arasında çokça
tartışılmıştır. J.M. Keynes ve izleyenler Par Politikası etkileme sürecinin
dolaylı ve bir takım kısıtlamalara tabi olduğu belirterek ekonomik istikrarın
sağlanmasında Maliye Politikasının etkinliğini ifade etmişlerdir. M. Friedman
ise, J.M. Keynes’in ekonomi ilmine katkılarını devrim, kendisinin ve Chicago
Okulunun yeni anlayışını ise karşı devrim olarak nitelemiş (Friedman, 1982,
s.12) ve Keynes’in bu görüşüne karşı çıkarak ekonomik istikrarın sağlanmasında
Para Politikasının daha etkili olacağını savunmuştur. Bu konudaki açıklamalar
aşağıdaki şekilde özetlenebilir:
Bilindiği
gibi, Keynes öncesi dönemlerde “Miktar Teorisi” büyük bir geçerliliğe sahipti
ve ekonomik olaylar bu çerçevede değerlendiriliyordu. Keynes ise, büyük dünya
bunalımı ile miktar teorisinin geçerliliğini yitirdiğini, para politikasını
kullanarak bunalımdan çıkmanın mümkün olmadığını iddia etmiş ve miktar
teorisinin ancak tam istihdam denge durumundan sonra işlerlik kazanabileceğini
belirtmişti.
Keynes
doktrininin esas öğelerinden birisi paranın el değişim hızının pasifliğidir.
Eğer para miktarı artarsa, bunun sonucunda paranın yalnızca devir hızı düşecek
ve böylece eşitliğin diğer tarafında ne fiyatlara ve ne de üretime bir şey
olacaktır. Buna karşılık eğer herhangi bir nedenle eşitliğin sağ tarafı, (PT)
veya geliri, para miktarında bir yükselme olmaksızın yukarı iterse; olacak tek
şey devir hızının yükselmesidir. Diğer bir deyişle Keynes, devir hızının
izlenmesi ve ulaşılması son derece imkansız kavramsal bir olgu olduğunu
söylemektedir. Devir hızı, para miktarında veya gelirdeki değişmeler karşısında
kaşağı (azalma) veya yukarı (artma) her iki yönde hareket edebilir. Bu nedenle
para miktarı pek az bir öneme sahiptir (Friedman, 1982, s.19).
Friedman’a
göre Keynes’in bu değerlendirmeleri yanlıştı. Çünkü, büyük durgunlukta Keynes’in bilmediği bazı özel durumlar vardı
ve eğer Keynes büyük durgunluğu ilişkin gerçekleri bilseydi şüphesiz yorumu da
farklı olurdu (Friedman, 1982, s.24).
Büyük
durgunluğu yeniden değerlendiren Friedman’a göre, durgunluktan çıkmak için para
politikası denenmemişti ve yetersiz kalmamıştı. Bunun yerine para politikası
yanlış ve ters yönde denenmişti ve önce A.B.D. sonra bütün dünya ülkelerinin
üzerine akıl almayacak bir deflasyonun yüklenmesinde kullanılmıştı.
Büyük
durgunlukla ilgili kanıtlar ayrıntılı bir biçimde incelendiğinde yukarıdaki
sonuca ulaşılıyordu. Çünkü, A.B.D.’de 1929 ile 1933 yılları arasında para
miktarında büyük bir azalma olmuştu. Para miktarındaki bu azalma, durgunluğun
normalde olması gerekenden daha çok uzamasına yol açtı ve kötüleştirdi. Sözkonusu durum tamamen Federal Reserv
Sistemince izlenen politikaların bir sonucuydu. Bu dönemde para miktarı üçte
bir oranında düştü ve tüm bankaların da aşağı yukarı üçte biri çöktü.
Durgunluğun her anında Federal Reserv para
miktarındaki azalmayı önleme gücüne ve para miktarını arttırma gücüne sahipti;
fakat, bunu yapmamıştı (Friedman, 1982, s.241).
Friedman’a
göre para miktarı ile gelir, fiyatlar ve faiz oranları arasındaki ilişkiye ait
yoğun bir ampirik analiz vardır. Bunlar, el değişim hızındaki değişmelerin para
miktarındaki değişmeleri karşılama eğilimi göstermeyip, aksine, bu değişmeleri
destekleme eğilim gösterdiğini ortaya koymaktadır. A.B.D.’de para miktarı 1929
ile 1933 yılları arısında üçte bir oranında azaldığı zaman, el değişim hızı da
azaldı. Herhangi bir ülkede para miktarı hızlı yükselirse, el değişim hızı da
hızlı yükselir. El değişim hızı, para miktarındaki değişmeleri (hareketleri)
karşılamaktan çok onu güçlendirmektedir (Friedman, 1982, s.25). Friedman’ın
kendisi ile Meiselman’ın ortak araştırması (Friedman
M. and Meiselman D.) da bu sonucu doğrulamaya
yöneliktir. Bu araştırmalarında Keynezyen teori ile
kendi teorilerinin gerçek dünyaya uygunluğunu test etmek için Friedman-Meiselman tek denklemli
bir model seçmişler ve bu denklem yardımıyla para miktarı ile gelir düzeyi
arasındaki korelasyonu araştırmışlardır. Sonuç olarak da, gelir düzeyi (veya
toplam talep) ile para miktarı arasındaki ilişki istikrarlı ve önceden tahmin
edilebilir nitelikte çıkmıştır (Savaş, 1982, s.172).
Friedman,
Keynes doktrinine göre para politikasının yöneltilmesinde faiz oranlarını
kullanmanın yararlı olacağı ve ekonomide maliye politikasının nisbi rolünün daha etkili olduğu görüşlerini de kabul
etmemekte ve para politikasının yöneltilmesinde para miktarının, ekonomide ise
para politikasının daha önemli olduğunu vurgulamaktadır. Bu konudaki
analizinde, maliye politikası denilince, para miktarını sabit tutarak kamu
harcaması ve vergilerde yapılan değişmeleri; para politikasıyla da, kamu
harcaması ve vergileri sabit tutarken para miktarındaki değişmeleri ifade
etmiştir. Çünkü, uygulamada her iki politika birlikte çalışır ve bunları
birbirinden ayrı tutarak değerlendirmek önemli bir sorundur. Olağan bir
durumda, eğer hükümet, harcamasını vergileri yükseltmeksizin arttırırsa, diğer
bir deyişle, ekonomik faaliyetleri genişletmek (hızlandırmak) amacıyla bir
bütçe açığı verilmişse, bu açığın bir bölümünü para basarak finanse edecektir.
Öte yandan, eğer bütçede bir fazlalık doğarsa, hükümet bu fazlayı parayı çekmek
için kullanacaktır. İşte, bu açıdan maliye ve para politikalarının birbirinden
ayrı değerlendirmek ve her birinin ayrı işleyişinin üzerinde durmak önemlidir.
Keynesciler, maliye politikasının kendi başına
gelir seviyesini etkilemede önemli olduğu; büyük bir bütçe açığı, ister iç
borçlanma, isterse para basma yoluyla finanse edilmiş olsun, ekonomi üzerinde
esasta genişletici bir etki doğuracağı tezini savunmaktadırlar.
Monetaristler
ve Friedman ise bu görüşü reddetmekte ve maliye politikasının kendi başına
etkili olamayacağını, bütün işin para miktarının artıp artmayacağına bağlı
olduğunu ileri sürmektedirler. Bu düşünceyi savunurken de yukarıda belirtilen
görüşten hareket etmektedirler. Eğer devlet, harcamalarını, vergileri
artırmaksızın arttırmışsa, bu politika genişleticidir. Böyle bir politika,
vergi mükelleflerinin ellerinden daha fazla fon almaksızın, devletin, harcamada
bulunduğu kişilerin ellerine gelir koyması demektir. Burada bir tartışma konusu
yoktur. Fakat, devletin harcamasını finanse ettiği ek fonun nereden sağlandığı
sorunu önemlidir. Eğer devlet, bu fonu, iç borçlanma ile sağlamışsa bu politika
genişletici ve enflasyonist olmayacaktır. Çünkü, bu durumda, devlete borç
verenler daha az para harcayacak veya daha az borç verebilecektir. Eğer bu fon
para basarak karşılanmışsa, bu para politikasıdır; genişletici ve enflasyonist
etkiler doğuracaktır (Friedman, 1982, s.2627).
Özetle;
Friedman, maliye politikasının kendi başına yeterli olamadığını; ekonomide
daraltıcı ve genişletici tesirlerin, tamamen, para miktarının, dolayısı ile
para politikasının yansımaları olduğunu savunmaktadır.
Ayrıca,
Anderson ve Jordan
tarafından A.B.D. ekonomisi için yapılan bir araştırmada, savaş sonrası dönemde
maliye politikası ve para politikasının ekonomi üzerindeki nisbi
önemi üzerinde durulmuştur. Bu araştırmanın sonuçlarına göre; para arzında
meydana gelen değişmelerin parasal milli gelir üzerinde önemli ölçüde ve kısa
dönemde etkili olduğu, buna karşılık maliye politikası ile ilgili
değişikliklerin milli gelir üzerinde çok daha uzun zaman içinde etkili
olabildiği görülmüştür (Savaş, 1984, s.131). Yani, para politikası, nakdi milli
gelir üzerinde, maliye politikasına oranla çok daha etkili olmaktadır. Bu da
Milton Friedman’ın bu konudaki tezini doğrular niteliktedir.
VII
– SONUÇ
Enflasyon
sorunu gelişmekte olan ülkemizin en önemli sorunudur. Bu sorunu çözümlemek
kalkınma ve ilerleme yolundaki en büyük engelin ortadan kaldırılmasın
sağlayacaktır.
Ne
var ki, bugüne kadar uygulanan politikalar, enflasyon sorununun çözümü
konusunda beklenen başarıyı sağlayamamıştır. Sorunun çözülememesi, bu sorunun
çözülemeyeceği yönündeki bir kanaatin kuvvetle yerleşmesine sebep olmaktadır.
Böyle bir kanaat ve beklenti ise, zamanla tüm politika tedbirlerini
etkisizleştirecek bir olguya sebep olabilecektir.
Enflasyon
sorununun çözümü konusunda para arzındaki artışlara dikkat çeken Milton
Friedman’ın düşünceleri dikkate değer özellikler taşımaktadır. Gerçekten de,
birim mal başına düşen para miktarı artışları enflasyona yol açacaktır. Bu
nedenle, hükümetlerin bu konu üzerinde dikkatle durmaları ve para arzını
üretimden bağımsız olarak arttıran uygulamalarda titizlik göstermeleri
enflasyon sorununun çözümünde mesafe alınmasını sağlayacaktır.
Para
arzı artışlarının neden durdurulamadığı veya para arzını arttırıcı kuvvetlerin
hükümetlerin kontrolünde olup olmadığı konusunda yeterli açıklamalar sunamamakla
birlikte; her ne sebeple olursa olsun, üretimden bağımsız olarak artan para
miktarının enflasyona sebep olacağı yönündeki ikaz ve açıklamaları ile Milton
Friedman’ın düşünceleri etkili ve yararlanılabilir mesajlar sunmaktadır.
YARARLANILAN
KAYNAKLAR
1-
ATAÇ Beyhan, Kuramda ve Türkiye’de İstikrar Politikası
Açısından Parasal ve Mali İşlemler, Eskişehir, İk. Ve
Tic. 11. Akd. Yayınl.
No:131/153, 1981.
2-
ÇUBUKÇU Tuğrul, Enflasyon Teorisi ve Türkiye’de
Enflasyon, Ankara, Hacettepe Ünv. İ.İ.B.F. Yayınları,
No:2, 1983.
3-
ERSOY Arif, İktisadi Düşünceler Tarihi, İzmir, Akyol Neşriyat ve Matbaacılık, 1982.
4-
FRIEDMAN Milton, Essays On Inflation and Indeation, Domestic Affairs Studies, Washington, 1974.
5-
-------------, “İlk Wincott
Anma Konferansı”, Çev: Suat ÖKSÜZ, Para Teorisinde
Devrim ve Karşı Devrim, Dördüncü Baskı, Eskişehir, 1982, s.11-39.
6-
-------------, Money Mischief,
Harcourt Brace Javanovich, Publishers, New York,
1992.
7-
-------------, “Paranın Miktar Teorisi”, Çev: Suat ÖKSÜZ, Eskişehir İk. Ve
Tic. İlm. Ak. Dergisi, Cilt:XV, Sayı:1, (Ocak-1979),
s.203-237.
8-
-------------, The Optimum Quantity Theory of Money and Other Essays, Chicago, Adline Publishing Company, 1969.
9-
-------------, “U.S.A ve İngiliz Ekonomi Politikası
Üzerindeki Düşüncleri”, Der Spigel
(18 Ocak 1982)’dan Tercüme, İ.S.O. Dergisi, Yıl:16, Sayı:192, 15.2.1982,
s.48-51, Sayı:193, s.24-27.
10-
FRIEDMAN Milton and MEISELMAN David,
The Relavite Stability of Monetary Velocity and The Investment Multiplier In The U.S.A., New York.
11-
FRIEDMAN Milton and Rose, Free To Choose,
A Personel Statement, Penguen Books,
1980.
12-
MELTZER Allan H., “Monetarizm
ve İktisat Teorisinde Kriz”, Çev: Ferhat EMİL, Haz.
Ve Dış. Tic. Müs. Dergisi, Yıl:1, Sayı:2,
(Haziran-1985), s.81-92.
13-
ÖCAL Tezer, Para Teorisi,
Ankara, İk. Ve Tic. İl. Akd.
Yayınları, No:110, 1977.
14-
PETERSON, Wallace C., Income, Employment and Economic Growth, Fifth Edition, W.W. Nortan and Company, New York,
1984.
15-
SAVAŞ Vural, İktisat Politikasına Giriş, Gen. 2.
Baskı, İstanbul, Ar Yay.-Dağ., 1982.
16-
-------------, Keynezyen
İktisat Yıkılırken, İstanbul, Fatih Yayınevi Mat., 1984.
17-
TREVITHICK James A., Enflasyon, Çev:
Ercüment SEBER, İst. Yelken Matb., s.1976.
18-
WACHTER Michael L., and
Susan M., “Money Wage Inflation”,
Edited By: Sidney WEINTRAUB, Modern Economic
Thought, U.S.A. University
of Pennislvania Press,
1977, s.309-311.