KISA VADELİ
SERMAYE HAREKETLERİNİN YOL AÇTIĞI FİNANSAL KRİZLER VE BU KRİZLERİ ÖNLEMEDE
KULLANILABİLECEK ARAÇLAR: TOBİN VERGİSİ
Prof. Dr. Muhammet AKDİŞ
Pamukkale Üniversitesi
İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
http://makdis.pamukkale.edu.tr
Active Bankacılık ve Finans Dergisi,
Yıl:6, Sayı:36, (Mayıs-Haziran/2004), s.36-48.
Denizli-2004
KISA VADELİ SERMAYE HAREKETLERİNİN YOL AÇTIĞI FİNANSAL KRİZLER VE BU
KRİZLERİ ÖNLEMEDE KULLANILABİLECEK ARAÇLAR: TOBİN VERGİSİ
ÖZET
Global mali piyasalar günümüz itibariyle büyük bir derinlik kazanmış bulunmaktadırlar. Bu piyasalarda oluşan günlük işlem hacmi mal ticaretinin yaklaşık 40 katına ulaşmaktadır. Bu ise ikili bir yapı ortaya çıkarmakta; bir tarafta reel ekonominin gerçekleri, diğer tarafta paradan para kazanmayı amaçlayan finans kapital dünyası yer almaktadır.
Kısa süreli sermaye hareketlerinin meydana getirdiği büyük fon birikimi ve büyük işlem hacminin gelişmekte olan ülke piyasalarına anlık giriş çıkışlar yapabiliyor olması ise ayrı bir sorun kaynağıdır. Bu giriş ve çıkışlar ilgili ülke piyasalarında büyük dalgalanmalar meydana getirmekte, bu dalgalanmalar finansal krizlerin başlatıcısı da olabilmektedir. Nitekim 1992 ERM krizini, 1994-1995 Latin Amerika finansal krizlerini, 1997 Güneydoğu Asya ve Rusya krizlerini kısa süreli sermaye hareketlerinin tetiklediği konusu yaygın olarak tartışılmaktadır.
Kısa süreli sermaye hareketlerinin engellenmesi konusundaki tartışmalara James Tobin’in öne sürdüğü döviz işlemleri üzerinden alınabilecek küçük oranlı bir vergi konusu damgasını vurmuştur. Tobin vergisi denilen bu vergi ile hem büyük miktarlara ulaşan döviz alım satım işlemlerine ilave bir külfet getirilerek bu hareketlerin azaltılması, hem de buradan elde edilecek gelir ile dünyanın sosyal sorunlarının çözümüne bir fon temin edilmesi amaçlanmaktadır.
Ülkemiz de, 80’li yıllardan sonra kısa süreli sermaye hareketlerinin anlık giriş ve çıkışlarına sahne olmuştur. Özellikle 5 Nisan 1994, 20 Kasım 2000 ve 21 Şubat 2001 krizlerinde kısa süreli sermaye hareketlerinin olumsuz etkisini görmek mümkündür. Uzun vadeli kalkınma ve büyüme amaçlarına ciddi bir katkısı olmayan kısa süreli sermayenin, girişte ve çıkışta meydana getirdiği olumsuzlukları azaltmak ülkemiz açısından da önemlidir. Bu nedenle kısa süreli sermaye hareketlerinin yavaşlatılması konusunda atılacak küçük adımlara Tobin vergisi ile başlamanın uygun olacağı söylenebilecektir. Bu uygulamanın ekonomimize çok fazla olumsuz bir etkisi olmayacağı gibi tersine, anlık oluşabilecek panikleri frenleyici işlevi ile mali piyasaların istikrarına önemli katkı yapabileceği düşünülmektedir.
FINANCIAL CRISES
CAUSED BY SHORT-TERM CAPITAL MOVEMENTS AND INSTRUMENTS TO BE USED IN PREVENTING
THESE CRISES:
TOBIN TAX
ABSTRACT
Global financial markets have gained
significant depth in recent years. Daily transaction volume in these markets
reaches approximately forty times of commodity trade volume. This, results in a
dual structure on the one hand the reality of reel economy and the finance
capital world that to earn money from investing money on the other.
Substantial amount of fund
accumulation produced by short-term capital movements and the possibility of
large transaction volume to have instant inflow and outflow movements in
markets of developing countries is the source of the another problem. These
inflows and outflows are the cause of great fluctuations in these markets which
may also starter of financial crises. In fact, it is widely argued that the
crises of 1992 ERM, 1994-1995 Latin American, 1997 South-East Asian and Russian
were all triggered by short-term capital movements.
A tax to be levied at low tax on
currency transactions suggested by James Tobin, have dominated the arguments
about preventing short-term capital movements. With the use of this tax, also
named as Tobin tax, it is aimed to limit the short-term capital movements by
causing extra cost on large volumes of currency exchange transactions and also
to provide a fund for solution of the world social problems with revenues
derived from the implementation of the
tax.
Following the 1980’s, our country
too faced with instant inflows and outflows of short-term capital movements. It
is possible to see negative effects of these short-term capital movements in financial
crisis of 1994
KISA VADELİ SERMAYE HAREKETLERİNİN YOL AÇTIĞI FİNANSAL KRİZLER VE BU KRİZLERİ
ÖNLEMEDE KULLANILABİLECEK ARAÇLAR: TOBİN VERGİSİ
Prof. Dr. Muhammet
AKDİŞ
Pamukkale Üniv. İİBF
http://makdis.pamukkale.edu.tr
I-
GİRİŞ
Global finansal piyasalarda kısa vadeli sermaye hareketlerinin yoğunluğu son yıllarda çok büyük boyutlara ulaşmış bulunmaktadır. Bu artış sermaye giren ülkelerin mali piyasalarında girişte ve çıkışta ani dalgalanmalar meydana getirmekte, ülkenin reel sektörüne büyük bir fayda da sağlamamaktadır.
Global finans piyasalarındaki işlemler, döviz ticareti veya başka menkul kıymetlerin alım ve satımı şeklinde gerçekleşmektedir. Ancak bu piyasalardaki en büyük işlem hacmi döviz değişimlerine ait bulunmaktadır. Dünya döviz piyasalarındaki bir günlük işlem hacmi 1.2 trilyon dolardır. 1970’lerde bu rakam sadece 18 milyar dolardı. Bu demektir ki döviz piyasalarındaki günlük işlem hacminde son 30 yılda yaklaşık 67 katlık bir artış meydana gelmiştir. Bu miktara, spot, forward, forex swaps, currency swaps, options ve dövize bağlı menkul kıymet değişimleri de dahil edildiğinde mali piyasalardaki günlük işlem hacmi 1.286 trilyon dolar (BIS, 2001), yıllık ise (240 gün hesabı ile) 308.6 trilyon dolara ulaşmaktadır. 2001 yılı itibariyle dünya toplam döviz rezervi miktarı ise yaklaşık 1.9 trilyon dolardır.
Başka bir ifade ile dünya döviz rezervlerinin tamamına yakın bir işlem yaklaşık bir buçuk günde döviz piyasalarında işlem görmekte ve günlük yaklaşık 1.286 trilyon dolarlık finansal araçlar ticaretine karşılık, günlük sadece 32.08 milyar dolarlık bir reel ticaret bulunmaktadır. Yani günlük para ticareti, günlük mal ticaretinin yaklaşık 40 katına ulaşmaktadır. Öyleki global piyasalar, bir tarafta üretilmiş mal ve hizmetlerin ticaretinin yapıldığı reel ekonomi, diğer tarafta ise para tüccarları ile spekülatörlerin yer aldığı kumarhane dünyası şeklinde ikili bir yapı göstermektedir (Axford, 1995: 108)

Şekil:1’de de görüldüğü gibi döviz piyasalarındaki işlem hacmi yıllar itibariyle çok büyük gelişmeler göstermiştir. 2001 yılındaki gerileme, EURO’nun 11 para birimini ortadan kaldırarak devreye girmesi ve elektronik aracılığın büyümesinden kaynaklanmıştır. Geleneksel ticarette piyasa fiyatına ulaşmak için birkaç işlem yapmak gerekebilir ancak elektronik ortamda aracılar döviz ticareti yapacak olanlara en iyi açılış fiyatını verebilmektedirler. Bu da işlem hacmini düşürmektedir. Ancak şekil geçmiş yıllar itibariyle artan büyüme trendini açık olarak göstermektedir.
İşte son yıllarda artan ve zaman zaman da finansal krizlere sebep olabilen kısa süreli sermaye hareketlerinin kısıtlanması yolundaki çeşitli öneriler değişik platformlarda tartışılmaktadır. Bazı iktisatçılar (Kaminsky, 2003) ve IMF (Cardoso, 2003), eğer gerek varsa, sermaye kontrollerine getirilecek bir kısıtlamanın, Şili örneğinde olduğu gibi sermaye girişlerine uygulanmasının yararlı olacağını belirtirken; bazı iktisatçılar bunun sermaye çıkışlarının kısıtlanması şeklinde (Krugman, 1998) olabileceğini ifade etmektedirler. Tobin vergisi ( Tobin Tax-TT) veya diğer adıyla döviz dönüşüm vergisi (currency transaction tax-CTT), özellikle Güney Doğu Asya krizlerinden sonra, sermaye girişlerinin vergilendirilerek spekülatif sermaye akımlarının önlenmesi konusundaki önerilerden en çok tartışılanı olmuştur.
II-
DÜNYADA VE
TÜRKİYE’DE FİNANSAL KRİZLER
Milli ekonomilerin karşılaştıkları finansal krizlerde uluslararası kısa süreli sermaye akımlarının ve spekülatif saldırıların önemli bir rolü bulunmaktadır. Dünyada ve Türkiye’de karşılaşılan finansal krizlerde bu etkileri görmek mümkündür.
2.1. Dünyada
Küresel Kaynaklı Finansal Krizler
Dünya üzerinde çok sayıda finansal kriz yaşanmıştır. O kadar ki, küçüklü büyüklü krizler göz önüne alındığında her 19 ayda bir krizin olduğu anlaşılmaktadır (Krugman,1997). 1970’li yıllardan beri yaşanan finansal krizleri ise Aralık-1973 İngiltere Bankacılık Krizi, Haziran-1974 Herstatt Krizi, Ağustos-1982 Uluslararası Borç Krizi, Aralık-1986 Bono Krizi, Ekim-1987 Borsa Krizi, 1980’lerin başında ABD’de yaşanan tasarruf ve borç krizi (Davis,1992: 167) olarak belirtmek mümkündür. Ancak bu krizlerin küresel etkileri de olan belli başlılarını 1970 ve 1980’li yıllardaki Latin Amerika krizleri, 1992-1993’te ortaya çıkan Avrupa Döviz Kuru Mekanizması (ERM) krizi, 1994-1995’te Latin Amerika’daki kriz, etkilerinin hala sürdüğü konuşulan Asya krizi, Rusya krizi, Brezilya krizi olarak kabul etmek mümkündür. Türkiye’de de, 1978 , 1994 ve 2001 yıllarında benzer krizler yaşanmıştır.
2.1.1. 1992-1993 Yıllarındaki Avrupa Döviz Kuru Mekanizması(ERM) Krizi ve
Spekülasyon
Avrupa Birliğinin parasal birlik konusunu kararlaştırdığı Maastricht Anlaşmasına 1992 Haziran ayında Danimarka’lılar red oyu vermişlerdi. Bu durum ERM içinde döviz kurları üzerindeki baskıların artması sonucunu doğurmuştur. Bu gelişme sonrasında ilk olarak, İtalyan bütçe açıklarının liretin desteklenmesine yol açacağı düşüncesi ile liret üzerinde spekülatif işlemler gerçekleştirilmiştir. Finlandiya ve İsveç üzerinde denenen spekülatif atakların sonuç vermesi ve İtalyan Liret’inin baskılara dayanamayarak %7 oranında devalüe edilmesi, bu defa spekülatörlerin dikkatlerini İngiliz Sterlini’ne çevirmiştir. Para sihirbazı olarak anılan George Soros’un krizin tetiğini çekmede oynadığı rol tartışılmamaktadır. Soros daha işin başında sterlindeki devalüasyon ihtimalini fark etmiş, kısa dönemli krediler şeklinde yaklaşık 15 milyar dolarlık kısa pozisyon almıştır. İngiliz Sterlini’ne yönelik ataklar sonucu 16 Eylül 1992’de Bank of England’ın yoğun müdahalelerine rağmen İngiltere’de faiz oranları bir günde %5 oranında yükselmiştir (Pilbeam,1998: 301). Soros, bu operasyonu ile 1 milyar dolar civarında bir kazanç elde ettiğini ifade etmektedir (Islam, 2001).
2.1.2.
Meksika Krizi ve
Spekülasyon
Latin Amerika ülkelerinden Meksika, Aralık/1994 tarihinde para biriminde ortaya çıkan büyük çöküş ile sarsılmış, kriz konusundaki bekleyişlerin artması üzerine 20 Aralık 1994 tarihinde ulusal para birimi pesoyu devalüe etmek zorunda kalarak finansal bir krizle karşılaşmıştır.
1994 yılında Meksika’da yaşanan krize bakıldığında temel nedenin, 1980’lerin sonunda ve 1990’ların başında olumlu konjonktürün etkisiyle ülkeye gelen çok kısa dönemli sıcak paranın, değerlenmiş kur, yüksek cari ödemeler açığı, özel tasarruflardaki düşme ve politik istikrarsızlıkları görerek ülkeden çıkmaya başlaması olduğu görülmektedir. 1990-1993 arası dönemde ülkeye özel yabancı sermaye girişi 72.5 milyar dolar düzeyine çıkmıştır. 1994 yılına girildiğinde kimse bir kriz öngörmemiştir. Aksine 1993 sonunda NAFTA’ya girişin Amerikan Kongresi’nde onaylanması ile birlikte yabancı sermaye ile ilgili beklentiler daha fazla artmıştır. Ancak 1994’ün sonuna doğru oluşan panik havası ile ülke döviz rezervleri 26 milyar dolardan 6 milyar dolara gerilemiştir. Bu olayı büyük bir devalüasyonun takip etmesi ise finansal krize ortam oluşturmuştur (Dorukkaya-Yılmaz,1999: 127).
2.1.3. Güneydoğu Asya Krizi ve
Spekülasyon
Son yılların en önemli finansal olayı Güneydoğu Asya’da görülen ve tüm dünya ekonomilerini etkileyen mali krizdir. 1997 yılı Şubat ayında başlayan ve Tayland’ın 2 Temmuz’da para birimi bahtı devalüe etmesi ile bölge ekonomilerine ve dünyaya yayılan finansal kriz, çeşitli yönleri ile önemli bir ekonomik olay olarak görülmektedir. Böyle bir krizin önceden tahmin edilememiş olması, krize uğrayan ülkelerin reel ekonomilerinde herhangi bir problem bulunmaması da, hem uluslararası mali sistemin yönetimi ve denetimi sorununu hem de krizde önemli rol oynayan spekülatif sermaye hareketlerini yeniden gündeme getirmiştir.
1990’ların başından beri Avrupa ve Japonya’da devam eden zayıf büyüme, cazip yatırım imkanlarını mevcut tasarrufların gerisinde bırakmıştır. Büyük miktarlara ulaşan özel sermaye akımları, yüksek getiri bekleyen uluslararası yatırımcılar tarafından mevcut riskler göz önüne alınmadan, yükselen yeni pazarlara kaydırılmıştır (Ekonomik Araşt..,1998: 101). Güneydoğu Asya ülkelerine böylesine büyük miktarlarda kısa süreli yabancı sermaye girişi, yerli mali varlıkların fiyatını yükseltmiş ve finans piyasalarında suni ve spekülasyona açık bir kabarmaya sebebiyet vermiştir (Dadush v.d.,2000: 57).
Bu nedenle, Güneydoğu Asya krizinde spekülasyonun da çok etkili bir rolü olduğu söylenmiştir. Özellikle Malezya Başbakanı Mahattir Mohammed, uluslararası spekülatör George Soros’u tüm bu gelişmelerin sebebi olarak göstermiş ve kendisini “moron-aptal, kuşbeyinli” olarak adlandırmıştır. Yine bu çerçevede “currency trading”in ahlakdışı olduğunu ve yasaklanması gerektiğini belirtmiştir (Ündül,1998: 16).
Bu krizde uluslararası spekülatörlerin istikrar bozucu davranışlarının rolü çok büyük olmuştur. Sadece Malezya Ringit’i dikkate alındığında hedge fonların zaman zaman “boğa”, zaman zaman da “ayı” şeklinde piyasalara girip çıktığı görülmektedir (Brown v.d.,1998: 13). Bu nedenle bölgeye akan yabancı kaynakların, bölge ülkeleri paralarının aşırı değerli hale gelmesine ve bu politikanın belli bir süre sürdürülebilmesine imkan sağladığı bilinmektedir. Ancak sınır tanımayan ve gün geçtikçe globalleşen uluslararası sermayenin ortaya çıkardığı sorunlar sınırlı bir alanda da kalmamaktadır (Tunca,1998: 33). Bu yönüyle günümüz ekonomilerinde piyasaların, mali sermayenin ve özellikle de spekülatif kazançların ağırlıklı bir yer kazandığı kumarhane kapitalizminin kendine özgü koşulları tarafından belirlendiği (Işıklı,1998: 11) ifade edilmektedir.
Asya krizinden sonra bölgede faaliyet gösteren şirketlerin hisselerinde olağanüstü düşüşler oluşmuştur. 1997’de Endonezya sigara şirketi Sampoerna’nın bir hissesi 6.75 dolar civarında iken, kriz sonrasında 20 cente düşmüştür. Aynı şirketin piyasa kapitalizasyonu 6 milyar dolar iken kriz sonrasındaki 18 ayda 200 milyon dolara gerilemiştir. 1 dolar 2300 rupi iken, kriz sonrasında 1 dolar 14.000 rupi olmuştur. Değer kaybı %608’dir (Faber,1998: 73). Bu nedenle de Asya şirketleri batılı şirketlerce çok cazip bedellerle ele geçirilmişlerdir. Kriz sonucunda Hong Kong, Endonezya, Güney Kore ve Tayland borsalarında 1997 yılında ortaya çıkan sermaye kaybı 200 milyar dolar seviyesine ulaşmıştır (İlyas,1998: 38). Bütün bunlar ise Güneydoğu Asya ekonomilerinde meydana gelen gelişmelerin spekülasyondan ziyade manipülasyona benzediği iddialarını gündeme getirmektedir.
2.1.4.
Rusya Krizi ve
Spekülasyon
Rusya’da 1997’lerde başlayan ekonomik sıkıntılar Temmuz 1998’de ağırlaşmaya başlamış ve 17 Ağustos 1998’de ruble-dolar koridorunun 1 ruble 6 dolar’dan, 1 ruble 9.5 dolara devalüe edilmesi, döviz üzerinden sermaye hareketlerinin sınırlandırılması ve 90 günlük morotoryum ilan edilmesi ile sonuçlanan bir ekonomik kriz yaşanmıştır. Bu krizin kökleri eskilere dayanmakla birlikte, oluşumda kısa vadeli karlar peşinde koşan kısa süreli sermayenin spekülatif davranışlarının da etkisi bulunmaktadır.
Kriz öncesi 1996 ile 1997 yılları arasındaki dönemde Rusya’da finans ve kredi faaliyetlerindeki yabancı yatırım miktarı yaklaşık %229 oranında artmıştır. Bu dönemlerde Rusya’da bankalara düşük faizlerle (libor artı 1 veya 2) kolayca para akıtılmış, bankalar da iç piyasada oldukça yüksek (%60 gibi) faizlerle bu paraları plase etmişlerdir. Ancak gerek dünya petrol fiyatlarındaki düşme (%50 gibi) ve gerekse Rusya’nın dış gelirlerinin %40’ını sağlayan enerji hammaddeleri sebebiyle uğranılan 10 milyar dolarlık kayıp, piyasaya verilen kredilerin geri dönüşlerinde problemler meydana getirmiş, kriz başlama startı almıştır (Uludağ,1998: 4).
Rusya krizinde de finansal boyut ön plana çıkmıştır. 1998 yılı başından itibaren finansal piyasalarda çalkantılar boy göstermeye başlamış, şirket ve banka iflasları art arda meydana gelmiştir. Rusya hükümetinin gümrük duvarlarını yükseltmesi ile ithalat miktarında büyük düşüşler gerçekleşmiştir. Ünlü spekülatör Soros’un Rusya’ya verdiği düşük “reyting” değerlendirmesi ise talihsizlik olmuş ve yaşanan krizi iyice alevlendirmiştir (Mor,1998: 8).
Rusya Merkez Bankası Başkanı Sergey Dublin’e göre krizden yabancı spekülatörler sorumludur; çünkü piyasaları onlar karıştırmışlardır. Macera arayan ve çoğu genç olan batılı bankerler, ticaret yapmaktansa daha kolay bir kazanç yolu olan büyük miktarlarda devlet bonosu almayı tercih etmişler, başlangıçta kazandıkları faizlerle Moskova’da harika vakitler geçirmişlerdir (Stone,1998: 4). Mayıs/1998 tarihi itibariyle yabancı yatırımcılar 20 milyar dolar değerinde hazine bonosuna sahiptirler. Bu miktar ise mevcut hazine bonolarının üçte birine denktir (IMF,1998: 18). Güçlü petrol ve metal üreticilerinin ihracatlarını arttırmak için rublenin değer kaybetmesini beklemelerinin spekülatif beklenti ve davranışları güçlendirerek krizin oluşmasında rol oynaması da belirtilen bir diğer unsurdur (Ertan,1998: 8).
2.1.5.
Brezilya Krizi ve
Spekülasyon
Dünyanın en büyük dokuzuncu ekonomisi konumunda bulunan ve uygulamaya koyduğu “Real Planı” ile son 4.5 yıl içinde enflasyonu %2700’lerden %1-3’ler düzeyine indirmeyi başaran, daraltıcı politikalar ile birlikte yıllık yüzde 4’lük büyüme hızına ulaşan; gerçekleştirdiği başarılı özelleştirme programı ile gelişmekte olan ülkelere model olarak gösterilen ve yakın zamana kadar uluslararası sermayenin akın ettiği Brezilya’da 13 Ocak 1999 tarihinde patlak veren mali kriz herkesi şaşırtmıştır.
Brezilya krizinde de spekülasyonun etkilerini görmek mümkündür. Dünyanın hızla büyüyen bu ülkesine de kriz öncesi dönemlerde büyük oranlı bir yabancı sermaye akımı gerçekleşmiştir. Ancak yabancı sermaye akımlarında 1998 ve 1999 yıllarında belirgin bir azalma görülmüş, özellikle portföy yatırımları kriz yılında yaklaşık 18 milyar dolarlık bir gerileme göstermiştir (IIF,1999: 3).
Latin Amerika ülkelerine yönelen özel sermaye akımlarında öncelikle Rusya krizinin yaydığı güvensizlik etkili olmuş, bu kriz uluslararası kısa süreli sermayenin gelişmekte olan ülkelerden çekilmesine hız kazandırmıştır. Rusya krizini takip eden üç ay içinde 30 milyar dolarlık rezerv kaybına uğrayan Brezilya’nın daha sonraki günlerde günde yaklaşık 1 milyar dolarlık bir sermaye kaçışına sahne olduğu da bilinmektedir. Küresel finansal piyasalarda günde yaklaşık 1.5-2 trilyon dolarlık işlem gerçekleştirildiği dikkate alındığında bir ülkenin ekonomi politikasına güvensizlik oluşması halinde 50-60 hatta 70 milyar dolarlık rezervler bile piyasaları etkilemekte yetersiz kalabilmektedir (Turagay,1999: 13). Brezilya’da da böyle olmuş ve kısa süreli sermayenin ülkeden kaçışı rezervlerle dengelenmek istenmesine rağmen durdurulamamış ve kriz yaygınlık kazanmıştır.
2.2. Türkiye’de
Küresel Kaynaklı Finansal Krizler ve Spekülasyon
Türkiye’de 1978, 1994 ve 2001 yıllarında önemli sayılabilecek finansal krizler görülmüştür. Ayrıca Asya ve Rusya krizi de Türkiye’yi önemli ölçüde etkilemiştir. 1978 yılında yaşanan, daha doğrusu 1980 öncesi Türkiye’de yaşanan krizler daha çok Türkiye’de mal ve emek piyasalarının gelişmediği, döviz piyasası ile para piyasalarının mevcut olmadığı ortamlarda doğmuş olan krizlerdi. Bu yapılarıyla da finansal liberalleşmeye bağlı veya küresel kaynaklı olmaktan uzaktılar. Bu nedenle 1980 sonrası ülkemizde karşılaşılan küresel kaynaklı finansal krizler üzerinde durmak ve bunları da 1994, Asya ve Rusya krizleri ve 2001 krizi başlıkları altında incelemek uygun olacaktır.
2.2.1.
Türkiye’de Yaşanan 1994 Finansal Krizi ve Sonuçları
Yukarıda da açıklandığı gibi Türkiye’de küresel özellikler taşıyan ilk finansal kriz 1994 yılında patlak vermiştir. Öyle ki, Türkiye’nin 1994’te aslında mini bir Güneydoğu Asya krizi yaşadığı belirtilmektedir (Yıldırım,1998: 139). Bu kriz sadece finansal yapıdan kaynaklanmamış, krize öncülük eden gelişmelerde reel sektördeki aksaklıkların da önemli rolleri olmuştur.
2.2.1.1.
Türkiye’de 1994 Krizinin Gelişimi ve Spekülasyon
Türkiye ekonomisinin yapısal problemleri 1994 başlarında yüksek bir döviz talebi ortaya çıkarmış ve baskı altında tutulan döviz kurları serbest piyasada büyük bir yükseliş trendine girmiştir. 19 Ocak ve takip eden günlerde serbest piyasada bir dolar 15.000 TL.’den 22.000 TL’ye yükselmiş; sonrasındaki gelişmeler ve tedaviye yönelik düzenlemelerin gecikmesi sebebiyle de 5 Nisan kararları olarak da bilinen bir dizi istikrar tedbirinin alınmasına yol açmıştır (Akdiş,1996: 136). Bu kararlar sonrasında bir ara 1$=42.000 TL. düzeyine yükselmişse de daha sonra 32-34 bin lira değerine geri dönmüştür.
Türkiye’nin 1994 yılında yaşadığı krizde de uluslararası sıcak paranın etkilerini görmek mümkündür. Son on yılda Türkiye’ye giren sermaye 32 milyar dolardır. Bu miktarın 14 milyar doları cari işlemler ve net hata noksanın telafi edilmesinde kullanılmıştır. Geriye kalan 18 milyar doların da ödemeler dengesi dışındaki faaliyetleri finanse ettiği düşünülebilir. 18 milyarın 7 milyar dolarını merkez bankası kendi borçlanması ile sağlamıştır. Bu durumda bu dönemde Türkiye’ye merkez bankasının borçlanması ve ödemeler dengesinin finansmanı amacı dışında 11 milyar dolarlık bir sermaye girişi gerçekleşmiş olmaktadır. Türkiye’nin 1994’te krize uğramasının sebeplerinden biri, tabii ki o günlerde hatta daha önceden başlayan birtakım spekülatif girişimlerdir. Türkiye 1994’te, bu 11 milyar doların oluşumuna katkıda bulunan ve orada aşırı değerlenmiş olan bir Türk Lirasına yakalanmış, bunun da bedelini ödemiştir (Yıldırım,1998: 139).
2.2.3.
Türkiye’de 22 Kasım 2000-21 Şubat 2001 Krizleri ve Kısa Süreli Sermaye
Hareketleri
Türkiye 22 Kasım 2000 ve 21 Şubat 2001 tarihlerinde finansal karakterli yeni krizlerle karşılaşmıştır. Likidite ve döviz talebi krizi olarak adlandırılabilecek olan bu krizlerin daha önceki krizlerden farkı kapsamlı bir istikrar programının uygulandığı dönemlere rastlamış olmasıdır.
Her iki krizde de milli piyasaların tepkileri kadar uluslararası sıcak paranın hareketleri de dikkat çekici özellikler göstermiştir. 22 Kasım krizinde yaklaşık 1,5 milyar dolarlık sıcak para hemen yurtdışına çıkmış, krizi takip eden günlerde de bu çıkış devam etmiştir. 6 Aralık tarihi itibariyle yurtdışına çıkan yabancı sermaye miktarı 7 milyar dolar seviyesine ulaşmıştır. Sıcak paranın yurtdışına çıkış isteği ise hem döviz talebi ve döviz fiyatları üzerinde baskı oluşturmuş hem de likidite talebini üst seviyelere çıkararak faiz oranlarının olağanüstü yükselmesine sebep olmuştur. Sıcak paradaki bu çıkışın 22 Kasım tarihinden önceki aylarda başladığı ve bu tür hareketlenmenin krizi oluşturan süreci hazırladığı da ayrıca tartışılmaktadır. 21 Şubat krizinde ise ilk günlerde 4.9 milyar dolarlık kısa süreli sermaye yurtdışına çıkmıştır. Bu süreçte ülkeden çıkan toplam yabancı sermayenin ise yaklaşık 7,5 milyar dolarlık bir hacme ulaştığı tahmin edilmektedir. Dövize olan aşırı talep borsayı çökertirken gecelik faizlerin %7500’ler gibi astronomik yüksekliklere ulaşmasına sebep olmuştur.
Elbette her iki kriz de ekonomi politika ve uygulamalarındaki hatalardan kaynaklanmışlardır. Ancak gerek 22 Kasım 2000 ve gerekse 21 Şubat 2001 krizlerinde uluslararası kısa süreli sermayenin ani çıkışlar gerçekleştirerek borsada, faizde ve döviz fiyatlarında oluşan panik havasını yaygınlaştırdığı ve piyasa şoklarının büyümesine katkıda bulunduğu söylenebilecektir.
III-
KISA VADELİ
SERMAYE HAREKETLERİNİN YOL AÇTIĞI FİNANSAL KRİZLERİ ÖNLEME KONUSUNDAKİ ÖNERİLER VE TOBİN VERGİSİ
Kısa vadeli sermaye hareketlerinin yol açtığı finansal krizleri önleme konusunda, döviz piyasalarının istikrarına yönelik olarak ve diğer amaçlarla ortaya atılmış değişik öneriler bulunmaktadır. Bu önerileri şöylece sınıflandırmak mümkündür:
3.1.
Yeni Finansal Krizlerin Önlenmesine Yönelik Öneriler
Finansal krizlerin hiç olmaması temennisi sıcak para hareketlerinin hiç olmadığı veya yasaklandığı bir dünyada gerçekleşebilir. Küreselleşen bir dünyada ise bu hareketin durdurulması mümkün değildir (Akdiş, 2000: 107). Ancak finansal krizlerle karşılaşmamak ya da karşılaşılan finansal krizleri en az zararla geçiştirebilmek için alınabilecek tedbirler de bulunmaktadır. Bunları döviz piyasalarının istikrarı ve diğer öneriler olarak sıralamak mümkündür (Birinci,1998: 21).
3.1.1.
Döviz Piyasalarının İstikrarına Yönelik Öneriler
Yeni finansal krizlerin olmaması veya olabilecek krizlerin derinleşmemesi açısından döviz piyasalarında alınabilecek önlemler aşağıdaki başlıklar altında tartışılmaktadır:
i) İşlemlerin vergilendirilmesi (Tobin Vergisi-“Tobin Tax”)
ii) Kurların sabitleştirilmesi veya kur limitlerinin belirlenmesi,
iii) Katlı döviz kuru uygulanması (sermaye piyasası işlemleri için ayrı, reel piyasalar için ayrı kur uygulanması),
iv) Uluslararası bankacılık denetiminin arttırılması,sermaye kaçışının engellenmesi,
v) Trading halts uygulamaları (kriz ortamında finansal işlem piyasalarının kapatılması),
vi) Target zone sistemi (uluslararası işbirliği ile gerçek olmayan kur değişikliklerinin önlenmesi).
Finansal krizlerin önlenmesi konusunda diğer öneriler diyebileceğimiz öneriler de bulunmaktadır. Bunlar;
i) Uluslararası uyarıcı bir sistemin kurulması,
ii) IMF kotalarının arttırılması,
iii) IMF garantili borçlanma kolaylığı,
iv) Finansal hareketlerin GATT’a benzer bir süreç çerçevesinde düzenlenmesi, başlıkları altında incelenebilir.
Finansal krizlerle karşılaşmamak veya karşılaşıldığında bunu giderecek veya yayılmasını önleyecek tedbirler konusunda farklı ülke ve iktisatçıların farklı düşünceleri de bulunmaktadır. Buna göre (Eğilmez,1999: 41);
· Interim komitenin (Interim Comittee of The IMF) icra konseyine
dönüştürülmesi (Fransa),
· Uluslararası sistemin uluslararası geçerlilikte kurallara bağlanması(İngiltere),
· G-7’nin gelişme yolundaki ülkeleri de içine alarak G-15 şeklinde bir karar
organına dönüştürülmesi (J.Sachs),
· IMF’nin ABD Hazinesi’nin baskısından kurtularak bağımsız bir yapıya
yeniden kavuşturulması (J.Sachs, M.Feldstein, M.Eğilmez, E.Kumcu),
· Mali sektör reformunun bütün üye ülkelerde tamamlanması,
· Yolsuzluklarla mücadele ve daha iyi ve açık kamu yönetimi için dünya
çapında girişimlerde bulunulması,
· Uluslararası bir borç paneli kurularak çeşitli ülkelerin borç ertelemelerini bu
panel aracılığıyla yapmalarına imkan sağlanması (UNCTAD),
bu konudaki başlıca tekliflerdendir.
IV-
KISA SÜRELİ
SERMAYE HAREKETLERİNİN VERGİLENDİRİLMESİ VE TOBİN VERGİSİ
Kısa süreli sermaye hareketlerinin ilgili ülkelere olan zararlarının en aza indirilmesi konusundaki önerilerin başında Tobin Vergisi (Tobin Tax) gelmektedir. Bu konu özellikle Güneydoğu Asya krizinden sonra öncelikli olarak tartışılmaya başlanmıştır. Kısa süreli sermaye hareketlerinin vergilendirilmesi konusunda ise Keynes’in ve Tobin’in fikirleri daha bir ön plana çıkmıştır.
4.1. Keynes ve Kısa Süreli Sermaye
Hareketlerinin Vergilendirilmesi
Tobin vergisinin kökleri Keynes’in bu konudaki düşüncelerine kadar uzanmaktadır. Keynes risk ve ilave maliyetlerin uzun dönemli yatırımlara zarar vermeden kısa dönemli parasal akımları azaltabileceğini belirtmiştir. Hatta az miktardaki bir transfer vergisinin teşebbüsler üzerindeki spekülasyon etkisini hafifleteceğinden bahsetmiştir (Raffer, 1998:530). Keynes, menkul kıymetler piyasasındaki fiyatlamalarda böyle bir vergilemenin sadece dönüşümden kar elde etmek isteyenleri caydırdığını, ancak asıl ile ilgilenenleri ise etkilemediğini gözlemlemiştir. İstatistiki olarak bu nisbi caydırıcı etki herhangi bir değişimin yıllık maliyeti ile gösterilebilir. Bu ise yıllık bazda, bir günlük değişimlerde %8000, bir haftalıkta %180, bir aylıkta %27 10 yıllık değişimde ise sadece %0.2’lik bir maliyet getirmektedir (Patterson, Galliano, 1998; 9). Bu da Keynes’in öngörüleri istikametinde, uzun vadeli veya kalıcı olarak gelen yabancı sermaye üzerinde önemli bir yük oluşturmamakta, sadece kısa süreli yabancı sermayeyi etkilemektedir.
4.2. Kısa Süreli
Sermaye Hareketlerinin Vergilendirilmesi ve Tobin Vergisi
Kısa süreli sermaye hareketlerinin vergilendirilmesi konusunda ortaya atılan önerilerden en çok tartışılanı James Tobin’in ileri sürdüğü işlem vergisidir. Literatürde “Tobin Vergisi-Tobin Tax” olarak da adlandırılan bu vergi, James Tobin’in 1972 yılında yazdığı bir kitabında (The New Economics: One Decade Older, 88-93) yer almıştır. Tobin bu önerisini 1978 yılındaki Doğu Ekonomik Birliği (Eastern Economic Association)’daki Başkanlık konuşmasında genişletmiş, bu konuşması daha sonra aynı derneğin dergisinde (Eastern Economic Journal, 4, 1978) de basılmıştır. Tobin bu önerisinde bir dövizin diğerine dönüştürüldüğü spot piyasalarda alınacak uluslararası tek tip bir dönüşüm vergisinin kısa dönemli sermaye hareketlerinin dolaşımını engelleyeceğini açıklamıştır (Tobin, 1978: 155). Her ne kadar James Tobin kendi önerdiği uluslararası işlem vergisinin bir küreselleşme karşıtlığına dönüşmesinden rahatsız olmuş ise de (Tobin, 2001: 2), bu önlem kısa süreli sermaye hareketlerinin engellenmesi konusundaki önerilerin en başına oturmuştur.
Tobin vergisinin döviz değişim işlemleri üzerinden, tek bir oranda, çok düşük ve ad volerem esasa göre alınması düşünülmektedir. Tobin kendisi bu oranların %0.2, %0.5 ve %1 gibi oranlarda olabileceğini belirtmiştir. Günlük 1.3 trilyon dolar civarında olan döviz değişimlerinin %0,1 gibi çok düşük oranda vergilendirilmesi halinde her değişimde bu vergi alınacağı için insanların sık değişim yapmaktan kaçınacakları öngörülmüştür (Tobin, 1999:4). Asya’da baş gösteren finansal krizin de döviz değişim sisteminin ne kadar volatil olduğunu gösterdiğini belirten Tobin, döviz değişimleri üzerinden alınabilecek bir global verginin aşırı volatilite probleminin çözüm ihtimallerinden birisi olduğunu ifade etmiştir (Tobin, 1997: 1).
Geçmiş Fransa Başbakanı Lionel Jospin ise 1995 yılında bu oranın %0.1 olmasını önermiştir . Bu oranlar uzun vadeli yatırımlarda çok küçük bir maliyet oluşturacak, ancak saatlik, günlük ve haftalık döviz hareketlerinde önemli bir yük getirecek ve döviz kaybı riski doğuracaktır (Patterson, Galliano, 1998: 4). Bu yönüyle de kısa vadeli sermaye hareketleri üzerinde caydırıcı bir etkide bulunurken, uzun vadeli sermaye hareketlerinde engelleyici bir etki oluşturmayacaktır.
4.2.1. Tobin Vergisinin Kapsamı
Tobin Vergisi'nin uygulanacağı işlemlerin neler olduğu en çok tartışılan konulardan birisidir. Prensip olarak verginin sadece spot döviz işlemleri üzerine konulması önerilmiştir. Ancak mevcut finansal sistemde çok çeşitli türev araçların bulunmasının, spekülatörlerin döviz alım-satımı anlamına gelen başka türlü araçlar ve işlemler kullanarak da aynı sonuca ulaşmalarına ve vergiyi kaçırmalarına zemin hazırlayabileceğinin de unutulmaması gerekmektedir.
Tobin Vergisi'nin kapsamı en azından future, opsiyon ve swap piyasalarını kapsayacak kadar genişletilmediği takdirde, bu tür vergiden kaçınma imkanları her zaman olacaktır. Nitekim spot piyasanın gelişimi ile mukayese edildiğinde, son yıllarda türev piyasalar dünya genelinde daha hızlı bir gelişim göstermektedir. Bu durum ise türev işlemlerin de vergi kapsamına alınması için bir gerekçe oluşturmaktadır. Vergi konulduğunda, vergi kapsamına girmeyen yeni türev araçlar icat edilebileceği düşüncesi ile de verginin kapsamının, ileride ortaya çıkabilecek menkul kıymet veya türev piyasa aracı türlerini de kapsayacak şekilde genişletilmesi gerekecektir (Yılmaz, 2002: 9).
4.2.2. Tobin Vergisinin Diğer Alternatifleri
Her ne kadar Tobin, verginin sadece döviz değişim işlemleri üzerinden alınması şeklinde bir öneri getirmişse de, bu verginin başka bir para birimi üzerinden satın alınan bütün finansal araçlara veya dövizden menkul kıymetlere olan tüm dönüş işlemlerine de uygulanabileceğini belirtmiştir (Tobin, 1978: 159). Böylelikle yabancı menkul kıymetlerin, sermaye girişlerinin, sermaye kazançlarının vergilendirilmesi şeklindeki farklı uygulamalar da Tobin vergisi önerisi içinde değerlendirilebilecektir (Spahn, 1996: 5).
4.2.2.1. Yabancı Menkul
Kıymetlerin Vergilendirilmesi
Yabancı menkul kıymetlerin vergilendirilmesi konusu, yabancı menkul kıymet satın almak için girişilen bir akımdan çok, ülkede bulunan yabancı menkul kıymetlerin üzerine konulabilecek bir vergi anlamında düşünülebilecektir. Bu tür bir vergileme geçmişte Almanya ve İsviçre’de uygulanmıştır. Böylelikle yabancı menkul tutmanın maliyetinin yükseltilmesi ve fonların milli menkul kıymetlere kaydırılması amaçlanmaktadır.
4.2.2.2. Sermaye Giriş veya Çıkışlarının Vergilendirilmesi
Tobin vergisi kapsamındaki başka bir uygulama da sermaye giriş ve çıkışlarının vergilendirilmesidir. ABD, 1960’larda sermaye çıkışları üzerine bir vergi uygulamış (the interest rate equalization tax), son zamanlarda da (1996) İsrail sermaye girişleri üzerine vergi koymuştur. Ancak bu tür uygulamalar sonradan terk edilmiştir.
4.2.2.3. Sermaye Kazançlarının Vergilendirilmesi
Finansal istikrarı sağlamak ve paranın spekülatif amaçlı kullanımını sınırlamak için düşünülebilecek farklı bir yol da bu tür sermaye ile elde edilen kazançları vergilendirmektir. Böyle bir vergi gelir vergisi içinde de düşünülebilir ancak o zaman bu konunun uluslararası koordinasyonunda güçlükler çıkar. Zaten deneyler de bütün ülkelerde bu tür sermaye kazançlarının çok az vergilendirildiğini göstermektedir.
4.2.3. Tobin Vergisinden İstisna Edilmesi
Düşünülen İşlemler
Tobin vergisi uygulanmasında ilk tereddüt uyandıran konu hangi işlemlerin vergiye dahil edilip, hangilerinin vergiden istisna edileceğidir. Burada ilk akla gelen ise milli devletler, merkez bankaları ve uluslar arası resmi organizasyonların döviz alım satım işlemlerinin Tobin vergisinden istisna tutulmasıdır. Çünkü bu tür döviz işlemlerinin spekülatif sıcak para akımı olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Ayrıca çok küçük çaplı işlemlerin de (örneğin 10.000 Euro ve altı) verimlilik ve etkinlik gerekçeleri ile vergilendirilmesinin çok anlamlı olmayacağı belirtilmektedir (Patterson and Galliano, 1998: 29).
Tobin'in orijinal önerisinde ayrıca, para birliği bölgelerinde (currency areas) gerçekleştirilen işlemler için de vergi istisnası öngörülmüştür. Bu istisna sadece AB gibi birlikler için değil, parasını başka bir para birimine endeksleyen ülke paraları (örneğin USD'ye endeksleyen Hong Kong ve euro'ya endeksleyen Bulgaristan) için de uygulanabilecek bir istisnadır (Yılmaz, 2002: 8).
4.2.4. Tobin Vergisinin Uygulaması
Tobin vergisinin uygulaması basit bir mantığa dayanmaktadır. Küçük oranda belirlenmiş bir vergi, bir dövizin diğerine dönüşen her birimi için tarh edilmektedir. Tobin’in kendi önerisi bu oranın %0.1 ile %0.5 arasında olmasıdır. Daha sonraları bu oran %1’e kadar yükselmişse de son zamanlarda %0.2 oranı daha bir kabul görmüş, en azından uygulanacak oranın %0.1’den küçük olmaması ilkesi benimsenmiştir.
Bu oranlardaki bir vergi uzun vadeli portföy veya sermaye yatırımları için ihmal edilebilir bir orandır. Örneğin %0.5’lik bir vergi oranı 20 yıllık bir yatırım projesine %0.05’lik bir yıllık maliyet ilavesi yapacaktır. Ancak kısa vadeli değişimlerde bu orandaki bir vergi değişim maliyetleri üzerinde önemli bir yük oluşturacaktır (Patterson and Galliano, 1998: 29). Böylelikle de kısa vadeli sermaye hareketlerine belirli bir engel getirilmiş olacaktır.
Böyle bir vergilemenin spekülatörler üzerindeki etkisi şöyle bir örnekle de açıklanabilir: Doların değerinin euro karşısında yükseleceğini tahmin eden bir spekülatör düşünelim. O, 1 milyon euroyu bir haftalığına satarak 1.1 milyon dolar satın alacaktır (parite 1,1$=1E). Eğer bir hafta içinde dolar euro karşısında değer kazanırsa (yani parite 1$=1E olursa), 1.1 milyon dolarını 1.1 milyon euro’ya satacak ve 100 bin euro (%10) kar elde edecektir.
Şüphesiz bu oranda bir spekülatif kazanç normal vergiler ile engellenemez. Ancak Tobin vergisi kazanç üzerinden değil, toplam işlem hacmi üzerinden alınmakta ve bu da spekülatif kazançlar üzerinde önemli yükler oluşturabilmektedir. Örneğin, bu olayda %0.5 oranında bir değişim vergisi uygulansa idi dolar satın alındığında 5000 euro vergi ödenirdi. İkinci dolar satımında ise yine 5.500 dolar (5.500 euroya eşittir) ödenir bu durumda toplam vergi 10.500’e çıkardı ki bu da gerçekleşen toplam karda %10.5 oranına denk bir orana ulaşırdı. Dolayısı ile küçük bir işlem vergisine normal vergi de ilave edildiğinde spekülatif dönüşümler üzerinde oldukça caydırıcı bir oransal büyüklüğe ulaşırdı.
Eğer beklenen kur değişimi gerçekleşmez ve dolar euro paritesi bir hafta boyunca sabit kalır ise bu durumda da Tobin vergisi döviz değişimleri üzerinden ödenmek durumunda kalınacaktır. Örneğimizdeki spekülatör bu defa başlangıçta dolar alırken 5000 euro öder (Patterson and Galliano, 1998: 29); hafta sonunda da dolar satarken 5500 euro öder, dolayısı ile herhangi bir kazanç elde etmese bile 10500 euro ödeyecektir. Yani beklentilerin gerçekleşmemesi halinde ise hem Tobin vergisi ödenecek, hem de kur zararı üstlenilmiş olacaktır. Bu da spekülatif işlemler için önemli bir caydırıcılık unsuru olacaktır.
Tobin vergisinin uygulaması konusundaki yukarıdaki açıklama iki önemli noktayı öne çıkarmaktadır (Patterson and Galliano, 1998: 29).
1. İlk olarak döviz değişim işlem sayısı arttıkça sermaye üzerindeki efektif vergi oranı artmaktadır. Döviz alım ve satımı şeklinde iki taraflı olarak yapılan bir işlem üzerinde Tobin vergisinin oranı, eğer bu işlem yılda bir defa yapılırsa %1(%0.5x2), ayda bir yapılırsa %24, haftada bir yapılırsa aynı hesapla %52’ye ulaşmaktadır.
2. İkinci olarak Tobin vergisi bütün spekülatif işlemleri karsız veya imkansız hale getirmeyecek, sadece risk oranını yükseltecektir. Ancak kurlardaki yüksek hareketlilik hallerinde karlılık mümkün olabilecek, yanlış kararların ise zararları büyük olacaktır.
Vergileme konusunda ileri sürülebilecek, takip ve tespit zorluğu konusu da bu günkü şartlarda çok geçerli değildir. Çünkü dünyanın, bankacılık sisteminin ve finansal piyasaların geldiği bugünkü teknik düzeyin uluslararası döviz değişim işlemleri üzerinden uygulanacak bir vergilemeyi mümkün hale getirdiği düşünülmektedir. Çünkü böyle bir sistemde bütün ödemeleri takip edebilmek, ödemelerin ne amaçla yapıldığını bilebilmek ve hangi finansal araçların ne maksatla kullanıldığını tayin etmek çok kolay olacaktır (Schmidt, 1999: 15).
4.2.5. Tobin Vergisi’nden Beklenen Yararlar
Kısa vadeli döviz değişimleri üzerinden alınacak olan küçük bir vergiden büyük yararlar beklenmektedir. Bunlar (Halifax, 2003:1).
· Çok uzun olmayan dönemde spekülatif döviz hareketlerinin döviz piyasaları üzerindeki istikrarı bozucu etkisi, bu piyasalardaki işlem hacminin azalması ile önlenecek, döviz volatilitesi düşecektir. Bu finansal yapı ve istikrar ise reel mal ve hizmet ticaretini hareketlendirecektir.
· Bu vergi ekonomiler arasında işleyişlerde de bir mali destek (fiscal buffer) sağlayacaktır. Çünkü döviz kurları tehdit altında olan ülkeler bu kurları koruyabilmek için kısa dönemli faiz oranlarını yüksek belirleme eğilimindedirler. Bu da yabancı sermaye girişi ile sağlanabilecek olan istihdam ve büyüme etkilerinin zararına olmaktadır.
·
Bu vergi sayesinde yıllık yaklaşık 360 milyar
dolarlık bir kaynak toplanmış olacaktır (günlük 1 trilyon dolarlık işlem
hacminin, 240 işgünü üzerinden muafiyetler, kaçınmalar, dönüşüm hacmindeki
düşmeler dışında kalabilecek 72 trilyon dolarlık bir miktar ve %0.5’lik sabit bir oran üzerinden hesap yapılmıştır). Tobin bu paranın uluslar arası
istikrar programlarının yürütülmesi için IMF veya Dünya Bankasına bırakılmasını
önermektedir (Tobin, 1978).
4.2.6. Tobin Vergisi’nin Muhtemel Zararları
Tobin Vergisi, beklenen bu yararlarının yanında bir takım zararlı gelişmelere de yol açabilecektir. Bunları da şu başlıklar altında incelemek mümkündür:
·
Bir kere böyle bir verginin uygulaması sadece
kısa dönemli para politikası aracı olarak hizmet verebilir. Böyle bir
uygulamanın ekonominin yapısal sebeplerinden kaynaklanan istikrarsızlıkları
ortadan kaldırmakta ve bir ekonominin hastalıklarının kesin tedavisinde
etkisizliğinin kabul edilmesi gerekmektedir (Spahn, 1996: 8).
·
Bu verginin uygulanabilmesi için dünya
üzerindeki her finansal merkez ile bir anlaşma yapılması gerekecek, aksi halde
döviz piyasaları vergisiz işlemlere ve
vergi cenneti ülkelere (tax heaven centers) yöneleceklerdir (Raffer, 1998:
534). Böyle bir verginin tüm ülkeler tarafından aynı anda yürütülmesi ise
teknik ve politik açıdan uygulanabilir değildir (Edwards, 1999: 2).
·
Böyle bir verginin uygulanması günlük 1, 1.5
trilyon doların döndüğü bir piyasaya büyük bir bürokratik yük getirecektir.
·
Böyle bir vergi, merkez bankalarının piyasaya
müdahale durumlarında, devletlerarası veya uluslararası kuruluşlar arası
işlemlerde nasıl uygulanacaktır? Kaldı ki piyasa yapımcıları veya piyasa
aracılarının yaptıkları bazı döviz alım ve satımları, likiditenin istikrarı
açısından yararlı da olabilmektedir.
·
Bir diğer konu da yalnızca döviz işlemlerinin
vergilendirilmesi uluslararası
sermayenin yönünü türev (derivative) piyasalara yönlendirebilecek, ticari kağıtlar
ve banker kabullerine yönelebilecektir. Bundan başka böyle bir vergi uygulaması
finansal türevlerde uzun dönemden kısa döneme geçişi hızlandırarak ters tepen
bir etki de uyandırabilecektir (Spahn, 1996:2).
·
Bazen de böyle bir verginin uygulanması döviz
kurlarında istikrarı sağlayamayabilecektir. Eğer bir döviz kuru spekülatif
ataklar ile karşı karşıya ise spekülatörler yaptıkları işlemler üzerindeki
vergi yükünü de dikkate alarak harekete geçecekler, bu da volatiliteyi
düşürmekten çok arttırabilecektir (Patterson, Galliano, 1998: 5).
4.2.7. Dünya’da Döviz Değişim Vergileri
Uygulaması ve Tobin Vergisi
Yabancı para işlemleri üzerine getirilecek bir verginin, tüm finansal işlemleri kapsayacak şekilde genel bir finansal işlemler vergisi olarak uygulanması da mümkündür. Örneğin ABD'de, bütün hisse senedi, tahvil, bono, opsiyon ve benzeri türev işlemleri de kapsamak üzere Menkul Kıymet Transfer Vergisi (STET-Security Transfer Excise Tax) adıyla bir işlem vergisi uygulanması konusunda son yıllarda ciddi öneriler bulunmaktadır. ABD menkul kıymetlerinde yabancılar tarafından yapılacak işlemler için de uygulanması öngörülen bu verginin kapsamının, döviz işlemlerini de içerecek şekilde genişletilmesi mümkündür.
Diğer taraftan, halihazırda işlem vergisinin uygulandığı ülkeler de bulunmaktadır. Brezilya'da banka havaleleri üzerinde %0.25 oranında Genel Transfer Vergisi bulunmaktadır. Bu verginin çok düşük oranda kaldığı, vergi tahsil maliyetlerini bile karşılamaktan uzak olduğu ise açıktır.
İşlem vergisinin tek taraflı sermaye hareketleri üzerine getirilmesi de mümkündür. 1960'larda ABD'de, yurt dışına sermaye kaçışını caydırmak amacıyla Reel Faiz Oranı Eşitleme Vergisi (RIRET-Real Interest Rate Equalisation Tax) adıyla bir vergi uygulanmıştır. İsrail ise ülke içine sermaye girişini sınırlandırmak amacıyla benzer bir vergiyi uygulamıştır (Spahn, 1996: 5). Ancak farklı amaçlarla yürürlüğe konulan ve spekülasyonu engelleme gibi bir hedef gütmeyen bu vergilerin spekülasyonun azaltılması bakımından belirgin etkileri olmamıştır.
Sadece döviz ticaretinin değil, sermaye piyasasında gerçekleştirilen işlemlerin tamamının vergilendirilmesi konusunda da öneriler mevcuttur. Almanya ve İsviçre bu amaçla yabancı varlıklar üzerine vergi getirmiştir. Ancak bu verginin etkisi kısa vadeli spekülasyonu azaltmaktan çok, yurt dışı yatırımı azaltarak onun yerine uzun vadeli yerli yatırımların artırılmasını sağlamak olmuştur. Alternatif olarak, ulusal düzeyde uygulanan sermaye kazançları vergisinin, çok kısa vadeli işlemleri yasaklayıcı derecede yüksek oranlarda vergilendirilmenin düşünülmesidir. Bu uygulama ise uluslararası bir koordinasyonu beraberinde getirecektir. Ancak bunun yapılabilmesi ihtimali, uygulanmasının idari güçlükleri ve sermaye kazancının kaynağının tanımlanması ve tespitinin zorluğu dışında da son derece zayıftır.
Döviz işlemleri üzerine RIRET ya da diğer türlerde vergiler getirilmesi konusundaki analizlerin çoğu, bu uygulamaların hemen hemen hiç etkisinin bulunmayacağı ya da yetersiz kalacağı sonucuna ulaşmaktadır. Bu vergilemenin başarılı olabilmesi için, uygulanacak verginin uluslar arası düzeyde uygulanması ve vergi politikasının uluslar arası konsensüs ile belirlenmesi, başka bir ifadeyle Tobin Vergisi olması gerektiği belirtilmektedir (Yılmaz, 1998: 6).
Tam Tobin vergisi anlamında olmasa da son yıllarda Brezilya, Şili, Kolombiya, Çek Cumhuriyeti ve Malezya döviz girişlerini sınırlandırıcı çeşitli uygulamalarda bulunmuşlardır. Hatta Malezya bu uygulamaları ile ekonomisinde belirli bir iyileşme sağlamış ve IMF Başkanı Horst Köhler’in ifadeleri ile (Köhler, 2003) bu uygulamadan başarılı bir sonuç ta almıştır. Şili bu uygulamayı 1978 ve 1982 yılları ile 1991-1998 yılları arasında farklı şekillerde sürdürmüştür (Edward, 1999: 10-11).
Ayrıca Tobin vergisinin uygulanması konusunda dünyada da bir hareketlenme mevcuttur. Kanada parlamentosu, Avrupa parlamentosu, Fransa parlamentosu, İngiliz avam kamarası, Avrupa parlamentosundaki İsviçre ve Alman parlamenterler ile Finlandiya devleti Tobin vergisinin uygulanması konusunun ciddiyetle tartışıldığı ülke ve gruplardan ilk akla gelenlerdir (DeFaizo, Wellstone, 2000: 3).
4.2.8. Tobin Vergisinin Uygulanmasında
Uluslararası İşbirliği İhtiyacı
Döviz işlemleri üzerine konulacak bir verginin sadece bir ülkede ya da belli başlı finansal merkezlerde uygulanmasının etkili olmayacağı, çünkü işlemlerin vergi uygulanmayan bölgelere kaydırılarak vergi kaçırmanın kolaylıkla mümkün olabileceği konusunda hemen hemen bir fikir birliği bulunmaktadır. Bu nedenle Tobin, en azından belli başlı para birimlerinin ait olduğu ülkelerde bu verginin uygulanması gerektiğini söylemiştir. Ayrıca uygulanacak vergi oranının da dünya genelinde eşit olarak belirlenmesi gerekmektedir. Verginin planlanması ve uygulanmasının IMF ya da BIS gibi uluslar arası resmi bir kuruluşun doğrudan sorumluluğu altında yürütülmesi mümkündür (Spahn, 1996: 4). Eğer Tobin vergisinin yürürlüğe konulması IMF gibi bir kuruluşa üye olmak ya da ondan fon kullanmak için bir ön şart olarak öngörülürse, ülkeler arasındaki vergi rekabeti yoluyla vergi kaçırılması imkanlarının daraltılmasında da önemli mesafe kaydedilmesi mümkündür. Tobin de vergiyi uygulayan ülkelerin, kendi ülkelerinden vergi uygulamayan ülkelere yapılacak fon transferlerini (döviz işlemi olmasa bile) ayrıca vergiye tabi tutarak eşitsizlikleri ve kaçışları önleyebileceğini söylemiştir.
Bu tür döviz işlemleriyle uğraşanların az sayıda, dünya genelinde örgütlenmiş büyük bankalar olması ve bu bankaların tüm işlemlerini vergisel yükümlülükler ve düzenleyici otoritelerin talepleri doğrultusunda ayrıntılı olarak kaydetmek zorunda bulunmaları nedeniyle, en azından başlangıçta Tobin Vergisi'nin toplanmasının kolaylıkla mümkün olabileceği düşünülmektedir. Ancak zaman içinde yeni türev araçlarının icat edilmesi sonucunda vergi kaçağının önemli bir sorun haline geleceği öngörülmektedir.
Ayrıca çokuluslu şirketlerin firma içi muhasebe yöntemleri bularak, grup şirketleri arasında para transferleri sırasında bu vergiyi kaçırabilecekleri ve döviz işlemlerinin off-shore merkezlere kaydırılacağı da iddia etmektedir.
Bu nedenle Tobin Vergisi'nin tahsil mekanizmasında SWIFT veya VISA gibi uluslar arası ağlar kullanılabilir ya da IFEMA gibi standart sözleşmelere vergi ödemesine ilişkin şartlar konulabilir. Ancak her şeye rağmen uluslar arası bir otoritenin bulunmaması durumunda, bireysel işlemlerde verginin tespiti ve tahsili zorluklar taşımaktadır (Yılmaz, 2002: 9)
V-
TÜRKİYE’DE
KISA VADELİ SERMAYE HAREKETLERİ VE DÖVİZ İŞLEM VERGİLERİ
Türkiye’de finansal piyasalar özellikle 24 Ocak 1980 kararları ile birlikte liberalleşmeye başlamıştır. Ancak özellikle 11 Ağustos 1989 tarihinde yayınlanan 32 Sayılı Karar ile Türkiye’deki yerleşiklerin 3 bin dolara kadar döviz alımı, yurtdışında yerleşiklerin Türk menkul kıymetlerini, yurtiçinde yerleşiklerin de yabancı menkul kıymetleri alabilmeleri, yurtdışından her türlü kredi temini, ihracatçıların elde ettikleri dövizin belli bir kısmını serbestçe kullanabilmeleri, 25 milyon dolara kadarlık bir limit içinde yurtdışına yapılacak transferlerde hazine izninin kaldırılması gibi uygulamalar yürürlüğe girmiştir. Böylelikle Türk mali piyasaları kısa süreli sermaye hareketleri için serbest hale getirilmiştir. Bundan sonraki düzenlemeler de bu gelişmelerin yaygınlaşmasına hizmet etmiştir.
Türkiye ekonomisinin sermaye yetersizliği, borçlanma ihtiyaçları, döviz darboğazları da bir anlamda bu finansal liberalleşmeyi zorlamıştır. Ancak, yüksek faiz ve düşük kur avantajları ile ülkeye giren kısa vadeli sermaye hareketlerinin sıkça gerçekleşen belirsizlik ve istikrarsızlık sinyallerini paniğe dönüştürmesi ile ülkede finansal krizler de gerçekleşebilmektedir. Bu anlamda kısa vadeli sermaye hareketlerine kısıtlayıcı hükümler getirilmesi konusu Türkiye’de de tartışılmaktadır.
5.1. Türkiye’de Mali Piyasaların Karlılığı
ve Kısa Vadeli Sermaye Hareketleri
Türkiye ekonomisinin yüksek borçlanma ihtiyacı reel faizlerin yüksek oluşmasına zemin hazırlamaktadır. Özellikle döviz kurlarındaki düşüklüğün süregeldiği durumlarda, yüksek reel faizler uluslar arası sıcak para açısından cazip imkanlar sunmaktadır.
Tablo:5.1 Türkiye’de
Hazine Bonolarının Karlılığı
|
Yıllar |
A-Büyüme Oranı (%) |
B-TEFE (%) |
C-Toplam (A+B) |
D-Hazine Bonosu Faiz Oranı (%) |
E-Fark (%) (C-D) |
|
|