CARİ AÇIK KRİZ HABERCİSİ Mİ?

 

Prof. Dr. Muhammet AKDİŞ

Pamukkale Üniversitesi

İ.İ.B.F. Öğretim Üyesi

makdis@pamukkale.edu.tr

 

Türkiye’de cari açığın 2005 sonu itibariyle yeniden yükselişe geçmesi ve hatta son yılların rekor düzeyi olan 22.8 milyar dolara yükselmesi cari açık tartışmalarını yeniden alevlendirdi. Özellikle Cari açık/GSMH oranının %6’yı aşması kritik eşik olan %5’den büyük olduğu için endişeleri daha da arttırdı. Türkiye’nin 1997, 1980, 1993, 2000 yıllarında %4-5 oranındaki cari açıklarla krize sürüklenmesi, yeni bir kriz mi geliyor soru ve yorumlarını arttırdı.

 

Ancak dünyada cari açık sorunu olan tek ülke Türkiye değil. ABD yıllardır cari açık veriyor ve 2005 yılı  cari açığı 730 milyar dolar,  Cari açık/GSMH oranı ise  %6,2 civarında. 2005 yılı itibariyle Portekiz’in cari açığı %7’lerde, İspanya %6’larda, Yeni Zelanda %7’lerde, Yunanistan %4’lerde. Ve bu ülkelerde hiç kriz telaffuz edilmiyor.  Hatta Avusturya bu konuda aykırı bir örnek. Çünkü yıllardır %5’ler düzeyindeki cari açığı ile % 4’ler düzeyindeki büyümesini birlikte yürütüyor. O nedenle de teoride “Lawson Doktrini” veya “Pitchford Tezi” denilen ve  özel sektör kaynaklı, büyümeyi finanse eden cari açıkların sıkı bir mali disiplin uygulayan ülkeler açısından sorun oluşturmayacağını açıklayan görüşlerin en önemli örneği.

 

Öncelikle cari açık sorunu yeni bir sorun değil. Bazı gelişmiş ülkeler ile birlikte gelişmekte olan ülkeler uzun yıllardan beri cari açık problemi ile karşı karşıyalar. Ancak bu bir anlamda kaçınılmaz bir süreç. Çünkü gelişmekte olan ekonomilerin gelişmelerini sürdürebilmek için ihtiyaç duydukları teknoloji, ara malı ve yatırım mallarını ithal etmeleri şart. Buna karşılık bu ülkelerin petrol ihraç eden ülkeler dışında ihracat gelirleri ile ithalatlarını gerçekleştirmeleri mümkün değil. Bu nedenle de bir anlamda kalkınma ve büyümelerini dış açıklarla finanse etmeleri kaçınılmaz. Türkiye için de durum böyle. Türkiye temel enerji girdisi petrolu ithal ettiği gibi büyümesini gerçekleştirebilmek için ara ve yatırım mallarını da ithal etmek zorunda. Zaten dış açık da buradan kaynaklanıyor. Türkiye’nin 2005’teki 110 milyar dolara yakın ithalatının %85’i yani 93 milyar doları ara ve yatırım malları ithalatından oluşuyor. Yani hiç tüketim malı ithal edilmese bile 25 milyar dolar civarında dış ticaret açığı verilecek. Bir de petrol gibi enerji girdilerinin fiyatlarındaki yükselmeler var ki bunu da karşılamak bir zorunluluk.  Düşünün,  Kasım-2002’de Irak ile ilgili BM Güvenlik Konseyi kararı alınmasından önce 19-27 dolar arasında seyreden varil petrol fiyatı şu an  65-70 dolarlarda.

 

            Yani bizim gibi gelişmekte olan ülkelerin kalkınma ve büyümelerini sürdürebilmeleri açısından cari açıkla karşılaşmaları her zaman mümkün. Bu nedenle önemli olan cari açığın varlığı değil,  sürdürülebilirliği. O zaman da cari açığı finanse eden kalemlere bakmak gerekiyor. Türkiye’de cari açığı finanse eden kalemler, öncelikle ihracat ve  hizmet gelirleri (turizm gibi), arkasından da kısa vadeli sermaye hareketleri, uzun vadeli sermaye hareketleridir. Finansal bir krizle karşılaşma riskine karşılık da ülke borçlarının yapısı ile döviz rezervlerine bakılmalıdır.

 

            Şunu memnuniyetle söylemek gerekir: Türkiye ihracatında döviz kurundaki düşüklüğe rağmen rekorlar kırmaktadır. Türkiye’nin 1950’lerdeki ihracatının 270 milyon dolar, 1980’lerde 3 milyar dolar, 1990’larda 13 milyar dolar, hatta 2000 yılında 30 milyar dolar olduğunu hatırladığımızda gelinen aşama heyecan vericidir. Hizmet gelirleri, özellikle turizm gelirleri açısından da Türkiye  2005 yılı itibariyle 15 milyar dolarlık bir turizm gelirine ulaşmıştır. Yine  Türkiye 2005 yılında 9 milyar dolarlık doğrudan yabancı sermaye girişi ile neredeyse son on yılın toplamına denk bir sermaye girişi yaşamıştır. Bu sürecin de devamı beklenmektedir. Çünkü uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları art arda Türkiye’nin kredi notunu arttırmaktadır. Türkiye 2002’lerde 9 ay olan ortalama borç vadesini 27,5 ay düzeyine yükselmiştir Dolayısı ile kısa vadeli borç sendromu yavaş yavaş ortadan kalkmaktadır. Merkez bankasının döviz rezervleri 2005 sonu itibariyle 50 milyar doların üzerine çıkmıştır. Bu durum olası krizleri önleme konusunda yeterli bir güvence oluşturmaktadır.

 

            Türkiye’deki cari açıkların sürdürülebilirliğini tehdit eden en önemli konular faizlerin yüksekliği, döviz kurlarının düşüklüğü ve sıcak para denilen kısa vadeli sermaye hareketlerinin Türk mali piyasalarına göre hacimce büyüklüğüdür. Aslında bu sorunların tümü birbirini beslemektedir. Faizlerin düşüklüğü, sıcak para girişini teşvik etmekte, o da döviz kurlarını düşürerek Türk lirasını aşırı değerlendirmektedir. Türk lirasındaki aşırı değerlilik ise ihracat ve ithalat performansını ülke aleyhine etkilemektedir.  Özelikle sıcak paranın 1994’lerde Brezilya ve Meksika’da, 1997’lerde Güneydoğu Asya ve Rusya’da, 1994, 2000 ve 2001 krizlerinde Türkiye’de ani çıkışlar yaparak finansal krizleri tetiklediği herkesin hatırındadır. Kim ne derse desin, %10’lara ulaşan reel faizler sıcak parayı teşvik etmekte ve Türk Lirası merkez bankası reel efektif döviz kuru endeksine göre %70 civarında değerli bulunmaktadır.

 

Özetle, Türkiye, cari açıklarını sürdürülebilir kılmak, büyümesini istikrarlı hale getirmek istiyorsa cari açıkların büyüklüğünden çok, sıcak parayı cezbeden, Türk lirasını aşırı değerli hale getiren faiz oranlarının yüksekliği konusuna odaklanmalıdır.